Naim PINAR
naimpinar@gmail.com
KAVGA
BÜYÜK SEBEP KÜÇÜK VI
Saldırının
Ardından…
Necati Özkan’a 4 Şubat 1950 tarihinde Enver Mustafa
( Enver Pamir) tarafından yapılan saldırıdan beş ay sonra Necati Bey’in kurmuş
olduğu altı ok amblemli İstiklal Partisi halk nazarında kabul görmüş, taraftar
bulmuş ve kitleselleşmeye başlamıştı.
Dr. Küçük ve taraftarları ise yeni kurulan bu partiyi karalamak ve
hegemonya kurmak için Necati Bey’e her fırsatta saldırmaktaydı. Necati Özkan,
30 Haziran 1950 tarihli “İstiklal Gazetesi”nde Dr. Küçük ekibinin tüm bu
karalama, nefret ve saldırgan tutumlarına karşın üslubunu bozmadan Dr. Küçük’ün
kendisi hakkında yazıp çizdiği yazılarında daha dikkatli olması uyarısında
bulunur. Yazısının başlığı “Küçük Beye
Hocasından Nasihatlar” dır. Yazısının son paragrafıysa bir hayli
manidardır: “1) A doktor daima milletine hizmet etmek istersen evvelâ kendini herkese
sevdirmeye çalış. 2) Herkese karşı
hürmetkâr ol. Kimseye kalbinde kin besleme. 3)Daima yazdığın yazılara karşı samimi olmaya çalış ve o fikirlere bağlan
ki halk üzerinde yazıların, müessir olsun. Daima parti işlerinde de
yapamayacağın işleri ileri sürme, programsız hareket etme. 4) Bir kimse mensup olduğu milletine hizmet
etmek için daima doğru yoldan gider ve yanlışları doğrultursa milletine faydalı
bir uzuv olmuş olur. Binaenaleyh bu yanlışları doğrultana milletperver
madalyası takılır. Bunlara curnalcılık (Jurnalcilik NP) denmez. Curnalcılık ancak bunun aksini
yapanlar, yanlış neşriyatlarla, gizli haberlerle cemaata zarar veren
hareketlerde bulunanlarınkidir. Bunun için daima milletperver safında seni
görmek isteriz. Curnalcılık diye cemaata bizi curnal etmek istiyorsan halk ve
hükümet bizi çok iyi bilir. Atalardan kalma meşhur kelâmdır “Aynası iştir
kişinin lafa bakılmaz”. Herkeste akıl ve mantık var, idrak var, seni de beni de
dinler ve içinden beğendiği özü alır. Herkeslerin yazdığı yazılarla fikirlerini
tebdil edeceklerini sanıyorsan yanılıyorsun. Bugünkü nasihat dersimiz bu kadar
kâfidir zannederim. Bu derslerinde muvaffak olursan ne mutlu sana! Muvaffak olmazsan,
hocan olmak hasebiyle daha fazla derse ihtiyacın görülürse dersimize devam
edebiliriz.”1 Bu nasihatlerde
bahsedilen konulardan ders alma bir kenara nefret ve hınçla dolan muhterem
“Liderimiz” Dr. Küçük, daha da şiddetli yazılar yazmaya devam eder. Kafasındaki
plan tamamen Necati Bey’i siyasetten silmektir. Fakat bunu fikirsel manada
yapamayacağının bilincindedir. Dr. Küçük ve Necati Bey arasında mahkemelerde
yığınlarca dava dosyası birikmektedir. 1943 sonrası Dr. Küçük tarafından ekilen
düşmanlık tohumları çoktan ağaç olmuştu. Şimdi sıra meyvesindeydi.
Küçük
İşler…
Dr. Küçük ve Necati Özkan arasında süren çatışma 1950’lerin başında Kıbrıs Davası konusunda da kendini hissettirecekti. 14 Mayıs 1950 tarihinde Türkiye’de Demokrat Parti 27 yıllık tek parti dönemini sona erdirmiş, Adnan Menderes Başbakan olmuş, DP’nin kurucusu Celal Bayar ise Cumhurbaşkanı koltuğuna oturmuştu. O güne kadar Kıbrıslı Türklerin hep muhatabı CHP ve Milli Şef unvanlı İsmet İnönü’ydü. Necati Bey siyasette kurt bir politikacıydı. Dr. Küçük ise Türkiye’de yerleşmiş Kıbrıslılarla birlikte halen CHP’nin mağlubiyetine inanamayanlardandı. Necati Bey yeni kurulan Türk Hükümetinin Türk- Yunan dostluğuna önem verdiğini, dış politikada uzlaşmadan yana tavır sergilediğini hemen görmüştü. Kıbrıs’ta yaşanan kavga büyürken, Türkiye’de Kıbrıs konusunda mitingler yapan, Kıbrıs’ta ise “milli” duygularıyla hegemonya kurmaya hevesli olan Dr. Küçük ve yandaşları hızlarını alamayınca Kıbrıs’ta yaşayan iki etnik kesim arasında huzuru bozacak yazılar neşretmeye başlamışlar ve Türk hükümetini ise neden bu kadar sessiz kaldıkları yönünde tenkit etmeye başlamışlardı. Kıbrıs davası konusunda Necati Özkan’ın 30 Mart 1951 tarihinde İstiklal Gazetesinde yayınladığı “Kıbrıs Meselesinde Endişeye Lüzum Yoktur” başlıklı yazısında Dr. Küçük’e sorduğu sorular oldukça dikkat çekicidir: “…Halkın Sesi refikimiz’de Cumhurbaşkanı Sayın Celâl Bayar ve onu müteakip Başbakan Sayın Adnan Menderes’e hitaben çıkan açık mektupları ve bazı yazıları okuyan bir kimse Kıbrıs’ta büyük bir huzursuzluk, emniyetsizlik havası hüküm sürmekte olduğu ve adeta İngiltere Hükümeti bu memlekette nizam ve asayişi temin edemeyecek durumda bulunduğu intibaını elde etmektedir… Sebep ne olursa olsun, biz günün icabına göre siyaset değiştiren ve demokrat olduklarına pek de inanmadığımız bu acemi siyasilerin, ikazlarımız ve tenkitlerimiz üzerine, demokrat cephede yer almasını memnunlukla karşılarız. Fakat itiraf edelim ki, demokrat devlet adamlarına yazdıkları açık mektuplardaki samimiyetlerine inanmaktan çok uzağız. Hele bu mektupların muhteviyatında bir “tahrik” kokusu sezmekteyiz. Ve onları, hadiseleri yakından bilen ve takip eden tecrübeli Demokrat Devlet erkânının ciddiye alacağına asla inanmıyoruz. Halkın Sesi’nin Sn. Adnan Menderes’e hitaben yazmış olduğu dünkü nüshasındaki şu satırlara bir göz gezdirelim: ‘Yunan Başbakanı Venizelos’un Kıbrıs’ı talep etmesi, İzmir katliamları, Makedonya ve Girit facialarının Kıbrıs’ta da tekrarını intaç edecektir’. Bu müphem ve muğlâk cümle, ne demektir? Bu cümleyi yazmaktan maksatları nedir? Kıbrıs’ta Türklerle Rumlar arasında halkı birbirine geçirmek mi istiyorlar? Bunu bir türlü anlayamıyoruz… Aklı başında olan her insan bilir ki Venizelos’un parlamentoda Kıbrıs’ı diline dolaması, mevkiini muhafaza için yapılmış siyasi bir taktiktir. Kanaatımızca bu suretle büyük sıkıntı ve mahrumiyet içinde bulunan Yunan halkını avutmak ve iç memnunsuzluğu unutturmak istiyor. Hâsılı kelâm, biz Halkın Sesi’nin büyüklerimize karşı kullandığı ağzı beğenmiyoruz. Yazılarının bir ifrat, mübalağa ve mugalâta örneği olduğunu, her şeyi bilen büyüklerimizin de anlayacaklarına eminiz. Halkın Sesi’ne soruyoruz: Vuku bulacak katliam nedir? Kim kimi katledecektir? … Halkımız bu yazılar karşısında endişe ve heyecan içindedir. Her gün aldığımız mektuplarda ve yazıhanemize yapılan müracaatlarda “Ne var, ne oluyoruz” diye bize sorulmaktadır. Binaenaleyh Halkın Sesi, bu gibi yersiz neşriyatına, bir son vermelidir. Halkın Sesi’nin bu gibi menfi yazılardan maksadı nedir? Memlekette iki unsuru birbirilerine geçirmek ve huzursuzluk ve asayişsizlik havası yaratmak mı istiyor? İki unsurun arasını açan bu gibi neşriyattan ne fayda gelebilir?”2 Necati Özkan, Kıbrıs’ta birbirileriyle alış-veriş yapan, ortak kadere sahip iki unsurun (Kıbrıslı Rum-Türk) arasının açılmasının Kıbrıs’ı karanlığa sürükleyeceğine inanıyordu. Zira daha önce 1930 tarihinde Kavanin Meclisinde beraber çalıştığı Kıbrıslı Rum vekillerle sömürge yönetiminin vergi yasası başta olmak üzere Kıbrıs’ın tarih mirasının yurtdışına kaçırılmasına karşı da ortak hareket etmeyi başarabilmişti. Ayrıca Dr. Küçük’ün etkilendiği “Turancı” anlayış yerine Kemalizm fikriyatını benimsemişti. Dr. Küçük, her fırsatta Necati Bey’in “Altı Ok” amblemli partisini Türkiye’deki Demokrat Parti hükümetine CHP’nin Kıbrıs versiyonu olarak göstermeye çalışmakta ve buradan hareketle TC hükümetiyle yakınlık kurmaya çalışmaktadır. Kıbrıs’ta ise Dr. Küçük artık her iki gün de bir Necati Bey’e gazetesinden saldırmaktadır. Türk Lisesi ve liseliler üzerinden yaşanan bir tartışma sonrası yine Necati Bey’e saldırı başlamıştı. Zira Necati Bey’in eleştirdiği Müdür Yavuz Konnolu Dr. Küçük’ün adamıydı. 27 Eylül 1951 tarihinde İstiklal Gazetesinde “Hüzün Vericidir” başlıklı yazısında bu saldırılara yanıt vermekteydi: “Halkın Sesi ceridesi sahibi küçük Bey ile perde arkasına saklanan birkaç hempası, isnat ve demagoji ile hakikatları gizlemek istemekte ve süret-i haktan görünerek mahza menfaatlerinin haleldar almaması için başkalarının ellerindeki kara boyalı fırça ile karalamaya yeltenmektedirler… Halkın Sesi ceridesi sahibi Küçük Bey, bir diktatör ve istibdat kahramanı gibi kesip biçmektedir. Halkın Sesi ceridesinin kin ve garazına hedef olmamış münevver, hemen hemen yok gibidir. Fakat şayan-ı memnuniyettir ki Kıbrıs Türk Halkı artık uyanmış ve hakikatleri bütün açıklığıyla anlamaya başlamıştır. Duhuliyesini hemen tedarik edemediği için, lise öğrencileri mektepten atılacak ve hiç kimse ses çıkarmayacak; çünkü bu hareketi, Halkın Sesi ceridesinin, her ne pahasına olursa olsun, kayırmakta inat ettiği Konnolu Bey yapmıştır. Lise öğrencileri, hükümet imtihanında Türkçeden muvaffak olmama gibi feci bir başarısızlık gösterecek ve kimse ses çıkarmayacak; çünkü Kolejde Türkçe dersini Küçük Bey’in kayırmakta ısrar ettiği Konnolu Bey okutmuştur!.. Lise talebelerinden çoğu, artan duhuliyeleri, artık ödeyecek durumda olmadığı için, dağlanmış yürek ve yaşlı gözlerle mektebine ebediyen veda edecek ve hiç ses çıkarılmayacak; bu bedbaht vatan çocukları sefil ve perişan bir halde, sokaklarda gezen serseriler haline gelecek ve hiçbir acı hissi izhar edilmeyecek!.. Bu müthiş felaketi önlemek için Türkiye’nin tam yardım elini uzatması ve Türkiyeli öğretmenlere yalnız Türkiye’den kâfi maaş verilmesi istenmeyecek; çünkü keseye dokunulmuş olacak!.. Iztırapla kıvranan fakir talebelerin, tahsil yapmaması karşısında en büyük acı duyan İstiklal Gazetesi’nin hakikatleri haykırması, Halkın Sesi ceridesine göre, Ağustos böceklerinin iğrenç ses çıkarmasıdır! Bu hakikatları yazmak kin ve garaz üzerine, kalem yürütmektir!.. Cemaatimizin bu mühim dertleri ile meşgul olmak, ecnebi parmağı ile hareket ederek memleketi helâka sürüklemektedir!.. Vah zavallılar!.. Cemaat menfaatlerini her şeyin üstünde tutmak icap ettiğini hala anlamayanlara rastlamak, ne kadar hüzün vericidir..!”3 Necati Özkan toplumun zararına gördüğü her konuda, diktatörlük kurmaya çalıştığını iddia ettiği muhterem liderimize Dr. Küçük’e karşı toplumu uyarmaktan kaçınmamaktadır. 1944 sonrası KATAK’ın kuruluşunda toplanan paraların akıbetini sorgulayan Necati Özkan, 1950’li yıllarda da hissedarı olduğu Lefkoşa Türk Bankası’nın yıllık toplantısında bir kez daha Dr. Küçük ve ekibiyle karşı karşıya gelir. Halkın Sesi’nin 8 Nisan 1952 tarihli “Bankanın Senelik Toplantısı” başlıklı yayınında Dr. Küçük şöyle diyordu: “Hissedarlardan Mısırlıoğlu Bay Necati hemen ayağa kalkarak yersiz tenkitlere başlamışsa da sadede davet edilerek susturulmuştur.”4 Bunun üzerine bir gün sonra Necati Özkan, olayın nasıl vuku bulduğunu ve neden susturulmak istendiğini cemaate anlatma ihtiyacı duymuştur. Necati Özkan’ın yazısında anlattıkları yine çok dikkat çekici konulardı. “Nalbantoğlu Dr. Küçük Bey tarafından yazıldığına inandığımız bu satırlardaki aksaklık, kin ve garaz, bir kere daha çıplak yüzünü göstermektedir. Bir banka hissedarının susturulması, hangi şirket nizamnamesine uygundur? Lütfen bu hususu Nalbantzade Küçük Bey izah buyurabilirler mi? Yapılan tenkitin “yersizlik” iddiasına gelince; bu hususta Nalbantzade maalesef hiç de doğru bir ifade kullanmış değildir. Yapılan tenkidi kısaca izah edelim. Bankanın 1951 yılı bilançosu tasdike iktiran edildiği zaman, bir hissedar sıfatıyla Necati Özkan şu suali sormuştur! -1951 yılında ipotek suretiyle halka verilen paralarda % kaç faiz alınmıştır? Bu suali maalesef ne banka müdürü ve ne de banka başkanı izah edebilmiştir. İkinci sual: -Halktan alınan faiz nisbeti ile banka müdürüne yapılan istikrazdan alınan faiz nedir? Bu sual da cevaplandırılmamıştır. Üçüncü sual: -Banka müdürüne verilen 4500 liraya karşılık olmak üzere bir teminat alınmış mıdır?.. Bu sual de maalesef cevaplandırılamamıştır. –Şimdi Nalbantzade Küçük Bey’e soruyoruz: -Bu üç sual bankamızın lehine midir, yoksa aleyhine midir? –Hiç şüphesiz lehinedir. O halde, “yersiz” iddiası nereden çıkıyor? Daha sonra Necati Özkan, bankanın müfettişliğine ilâveten bir Türk muhasibin de tayinini istemiştir. Bu istek de mi yersizdir? Yeni idare heyeti seçimine geçildiği zaman Necati Özkan, İbrahim Hakkı Bey, Sabık KATAK Başkanı ve hakim mütekaidi M. İzzet Bey, Dr. Pertev Zühtü Bey vs. namzet olarak gösterildiği zaman, hissedarlardan birisi; -İbrahim Hakkı Bey burada değil arkasından nasıl seçim yapılabilir, diye bir itirazda bulunmuş ve bu itiraza da Necati Özkan şu cevabı vermiştir: - 1949 yılı seçimlerinde Dr. Fazıl Küçük Bey’i hazır bulunmadığı bir zamanda namzet gösterdik ve seçtik. Öyle değil mi doktor? Dr. Bey, mutat sukutunu muhafaza etmiş ve cigarasının dumanlarında düşünceye dalmıştı. –Yeni idare heyeti seçiminde bitaraf şahısları namzet göstermek de mi bir suçtur? Bir hissedarın susturulmasına teşebbüs eden ve eli-ayağı titreyerek: -Otur otur diye heyecanlanan bir banka başkanının hareketi dünyanın hangi yerinde görülmüştür? İsnat ve tevilin bir şaheseri olan Nalbantzade Küçük Bey’in bu konudaki yazısı hakkında karar vermeyi efkâr-ı umumiye ye bırakırız.”5
Fakat Necati Bey korkusuzca planları bozuyor, adeta
arı kovanına çomak sokuyordu. Dr. Küçük ve Necati Bey arasında yaşanan silahsız
savaşta artık Dr. Küçük tüm kozlarını oynayacaktı. Türkiye tebaalıların müftü
seçimlerinde açıktan taraf olmaları ve TC Konsolosu Burhan Işın’ın Dr. Küçük’e
açık destek vermesi Necati Bey’in eleştirilerine sebep olur. Necati Bey
kişilikli siyasetten yanaydı. Kıbrıslı Türklerin içişlerine yabancıların
karışmasına şiddetle karşıydı. Yeri geldi 1930’larda İngiliz Hükümetine, yeri
geldi 1950’lerde TC Konsolosuna bu uğurda hiç prim vermedi. Burada ecnebiler
olarak lanse ettiği Türkiye’den gelerek Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’na
destek olan ve Dr. Küçük’ün siyasi emellerine hizmet edenlere karşı çok sert
eleştiriler yapmaktan kaçınmamıştı. Dr. Küçük, Türkiye’den gelen üniversite
gençliğiyle birlikte propaganda yapmaktaydı. Federasyon (K.T.K.F. NP)
bünyesindeki çalışmalarda ayni paralele oturunca Dr. Küçük hızla
güçlenmekteydi. Fakat halk arasında kendilerine muhalefet yapan kişilere karşı
çok acımasız ve tehditkârdılar. Bugün siyaset kurumunun temelini aldığı siyasal
deneyimlerimiz maalesef gurur duyulacak olaylarla dolup taşmıyor. Ama gurur
duyulacak konular da yok değil, örneğin toplumun baskı altında tutulduğu
Sömürge dönemi, Dr. Küçük ve Federasyon dönemi dâhil her zaman baskılara karşı
halkın içinden çıkmış muhalif, demokrat insanlarımız mevcuttur. Bunlardan biride
Necati Özkan’dır. Kemalist kimliğiyle siyasete girip başarılar elde etmiş
Necati Özkan, gün gelmiş vatan haini, Rumcu ve hatta Komünist olmakla bile
suçlanmıştır. Turancı fikriyatla Kıbrıs’ı ateşe atmak için uğraşanlar
Federasyon aracılığıyla da Necati Özkan’ı siyasetten silmek istiyorlardı.
Necati Bey artık onlar için çok tehlikeliydi. Necati Özkan’ın o günlerde
Türkiye Konsolosu Burhan Işın’a yönelik yapmış olduğu eleştirileri bugün de
yapanlar vardır ve onlarda tıpkı Necati Özkan gibi “vatan haini” sıfatıyla
ödüllendirilmektedirler. 23 Ekim 1953 tarihli İstiklâl Gazetesi’nde Burhan
Işın’ın taraf olduğunu söyleyen Necati Bey bununla yetinmemiş Türkiye Hükümet
yetkililerinden de Lefkoşa Konsolosunu görevden alması için talep de
bulunmuştu. Dr. Küçük ve Federasyoncular, tek parti rejimi hayal etmektedir.
Bunu da ülkedeki diğer etnik gurupla çatışma kültürüne dayalı milliyetçi söylemler
ve kendilerine muhalif olan ırktaşlarına karşı baskı yoluyla yapmaktaydılar. Bakın
Burhan Işın olayıyla ilgili olarak Necati Bey neler yazmıştı: “Biz konsolosluk makamını değil, Burhan
Işın’ın tahrikçi ve ikilikçi şahsını hedef tutuyoruz. Türkiye Cumhuriyeti
Kıbrıs Konsolosluğu makamı da Burhan Işın demek değildir ve olamaz. Bunun
aksini ancak ve yalnız “sigara dumanlarını midesine indirdiğini” yazacak kadar
tuhaflaşan Dr. Küçük ve kafadarları iddia edebilirler… Halen Kıbrıs’ta vazife
görmekte olan TC Kıbrıs Konsolosu Burhan Işın’ın, partizan, ikilikçi, tahrikçi
ve içişlerimize müdahaleci hareket hattı hususunda, şimdiye kadar yaptığımız
vesikalı neşriyatı, birkaç satırla hülâsa etmek bakımından şunları belirtmeyi
bir kere daha münasip görürüz: Burhan Işın, bir Türk devlet memuru olan Mehmet
Ali Pamir, onun şahsında Ankara’daki Kıbrıs Türk Kültür Derneği, İffet Halim
Oruz, Hasene Ilgaz, Yavuz Konnolu, Zeki Peser, Talat Taşer, bazı üniversiteli
kafileleri ve sair bozguncu Türk tebaaları tarafından girişilen ve adadaki
bağımsız Türk münevverlerini, vatan hainliği, millet düşmanlığı ve hükümete
satılmışlıkla itham ederek, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu adlı tahrikçi,
siyasi bozguncu, gerçek millicileri lekeleyici, tedhişçi cemiyetin
faaliyetlerinin devamını temin etmek hedefini güden faaliyetlerden, Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti’ni haberdar edecek yerde, bu hakikatleri örtbas edici
ihbarlarıyla Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini delâlete sevk etmiş ve böylece
ecdat yadigârı olan bu adayı, ekseriyeti temsil eden bağımsız ve gerçek millici
aydınlara adeta zindan etmiştir…”6
Türkiye’ye
Giremezsin; Hain…
Türkiye Konsolosu Burhan Işın’ı ciddi şekilde
eleştirmekten kaçınmayan Necati Özkan, bunun cezasını sevdalı olduğu Atatürk’ün
kurduğu Cumhuriyet topraklarına girmesinin yasaklanmasıyla ödeyecekti. Kıbrıslı
Türklerin 1953 senesinde yapacakları Müftülük seçimi için İstiklalcilerin Adayı
ile Dr. Küçük ve arkadaşlarının adayı arasındaki propaganda savaşı sürerken
İstiklalcilerin adayı olan Mahmut Kamil Toker’e Kıbrıs’a gelip çalışma yapması
için TC Hükümeti tarafından pasaport verilmez. Sonuçta Dr. Küçük’ün
desteklediği Müftü adayı M. Dana Efendi seçimi kazanır. Bundan sonra sıra
Necati Bey’e gelir. Necati Bey’in Türkiye Cumhuriyeti’ne girişi yasaklanır. Bu
yasaklanmada önemli rol Burhan Işın ve Dr. Küçük’e aittir. “Bu yasak, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu başkanı sayın Faiz
Kaymak’ın TC yetkililerine gönderdiği bir mektup sonucu gerçekleşmiştir. Faiz
Kaymak imzasını taşıyan bu mektupta Necati Özkan’a şu isnatlarda bulunulmuştur:
1-Necati
Özkan Türk değil, Mısır asıllı bir Arap’tır.
2-Komünist
AKEL Partisi ile ilişkisi vardır.
3-Demagog
bir kimliğe sahiptir.
4-Milliyetçi
Türk tüccarları batırmak için uğraş vermektedir.”7
Yukarıdaki içerikle, Burhan Işın ve Federasyon
aracılığıyla TC hükümetine yollanan bu mektup sonrası Necati Özkan çok sevdiği
Atasının topraklarına artık giremez. Bu kadarla da yetinmez Dr. Küçük ve
fikirdaşları, Necati Bey’in her yazdığı okunuyor ve halk arasında
tartışılıyordu. Buna bir son verilmeliydi.
Özkan
Yanarken…
5 Aralık 1953 tarihinde Necati Özkan’ın evi yanmış eviyle birlikte emvali de yok olmuştur. Bu öylesine bir yangın değildi. Yangın, kundaklamayla başlamış ve adeta Özkan’ı yakmıştı. Maddi hasar büyüktü, yangın olayıyla ilgili olarak o günleri Necati Bey’in yanında geçiren Hikmet Afif Mopalar’dan dinleyelim: “Necati Özkan ortadan kalkmalıydı. Belki ceset olarak değil ama, görüş ve düşünce olarak ortadan kalkmalıydı. 1926 yılından beri politikanın içindeydi ve halk önünde bir kez bile yenilgiye uğramamıştı. Ancak muhalifleri için artık tehlike oluyordu. Özkan miti yok edilmeliydi. Fakat nasıl? Çeşitli yollar denenmişti ama, gene de 1925’lerin mitleşen Necatisi, “Bağrımız yanıktır su ver” diyenlerin Necatisi, yine dimdik ayaktaydı. “Geç öne doğru yol göster Necati” çağrısına her zaman uymuş, halka inmiş, halkın sevgilisi olmuştu. Halkın desteğiyle de zaferden zafere ulaşmış ve politik yaşamında sürekli başarılı olmuştur… Necati Özkan’a yapılan ilk saldırı, son olayların ışığında başarısız bir suikast girişimi olduğu ortaya çıkıyordu. Necati’siz dikensiz bir gül bahçesi yaratılacağı inancı hiç de yeni değildi. Necati ortadan kalkmadan, eskilerin değişiyle “sahne-i siyasetten” çekilmeden veya çektirilmeden, karşı taraf rahat yüzü görmeyecek, başı buyruk olamayacaktı. 5 Aralık 1953 gecesi, Necati Özkan’ın eski polis sokağındaki evinde beklenmedik bir saatte alevler yükselmeye başladı ve çok kısa bir sürede yangın alt katlara kadar yayıldı. O akşam Necati ve ailesi evde değildiler. Yangın ilerledikten çok saat sonra durumdan haberdar edilmişlerdir. Aile Girne’nin üç mil kadar doğusunda kendi evlerindeydi. Haberi alır almaz, derhal Lefkoşa’ya dönmüşlerse de iş işten geçmişti. Bina yanmakla kalmamış, binanın altındaki dükkânlar da cayır cayır yanıyordu. Yangını itfaiye söndürmeğe yeterli olamamış ve askeri idareden de yardım istenmek zorunda kalınmıştır. Askere ait itfaiye geldikten sonra, yangın kontrol altına alınabilmişse de ev ve dükkânlar yanıp, kül olmuştu. Askeri itfaiye, yangını çevreye yayılmaktan önleyebilmişti. Tam kontrol ancak bir akşam, bir gün sonrasının gecesinde sağlanmış ve çevre sıkı güvenlik altına alınarak, sokağa giriş ve çıkışlar bir haftalığına yasaklanmıştır.”8
Dr. Küçük’ün
gazetesi Halkın Sesi ise bu yangını normal bir haber edasında veriyor ve Necati
Bey’in adını anmıyordu.Yangının kundaklama olduğuna şüphe yoktu, ama kanıt da yoktu.
Fakat yıllar sonra yangının kundakçısı Necati Özkan’dan özür dileyecek ve kendini
bu suça itenleri açıklayacaktı.9
Böylece Necati Özkan’ı siyaset sahnesinden silmiş oluyorlardı.
Fakat tarihin onurlu sahnesinde Necati Özkan adı halen yazıyordu. Necati
Özkan’ın çok sevdiği atasının ülkesine girişi ise ancak 1961 yılında Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin ilk TC Büyükelçisi olan Emin Dırvana’nın adaya gelişiyle
sağlanmıştı. Bugün siyasette sahne alan siyasilerin icraatlarında Türkiye’yi
meşruiyet kaynağı olarak göstermeleri, kendi vatandaşlarına karşı saygı ve
sevgiyi kaybetmiş olmaları, “Küçük” oyunlarla şeref ve koltuk peşinde
koşmaları, toplumsal gerçeklerle siyasetin arasındaki uçurumu gün be gün
artırmaları halkımız tarafından siyasete olan bakış açısının olumsuz yönde
gelişmesini sağlamaktadır. Sanırım Kavga Büyük olunca Sebebi hep “Küçük”
oluyor…
Dipnotlar
1 İstiklal Gazetesi, 30.06.1950, Sayı:207,
S:1-4 den naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati
Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:179-182
2 İstiklal Gazetesi, 30.03.1951, Sayı:433,
S:1 den naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati
Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:190-192
3 İstiklal Gazetesi, 27.09.1951, Sayı:582,
S:1 den naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati
Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:201-203
4 Halkın Sesi
Gazetesi, 08.04.1952’den naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970)
Cilt IV, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:18
5 İstiklal Gazetesi, 09.04.1952, Sayı:746,
S:1 den naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati
Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:184-186
6 İstiklal Gazetesi, 08.11.1953,
Sayı:1219, S:1-2 den naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt
IV, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:299-300
7 Birinci, Ergin,
M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs
2001,S:305-306
8 Hikmet Afif Mapolar’ın Aslar isimli
yayınlanmamış eserinden naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt
IV, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:307-311
9 Birinci, Ergin,
M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt I, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Ekim,
1997,S:300
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder