14 Temmuz 2018 Cumartesi

Eski Türkiye’nin Siyasal Pratiğiyle “Yeni Türkiye”


Naim PINAR
naimpinar@gmail.com

Eski Türkiye’nin Siyasal Pratiğiyle “Yeni Türkiye”

Tarih bize ne verir?

Klasik anlamda tarih, geçmişte yaşamış insan yaşayışlarını, tüm faaliyetlerini yer ve zaman belirterek, sebep-sonuç ilişkisi kurarak, belge, bulgu ve çeşitli kaynaklar ışığında inceleyen bilim dalıdır. Fakat tarih aynı zamanda, karanlığı aydınlatan, bugünkü insan yaşayışları hakkında analiz yapmamıza imkanlar sunan ve yarını şekillendirmek için yolumuzu aydınlatan güçlü, sonsuz bir ışık süzmesidir de. Konumuz açısından tarih bize ne diyor? Bugün ortaya çıkan “Yeni Türkiye” söylemi aslında hiç yeni değildir. Bastırılmış bir geçmişin tezahürüdür. Esasında geçmişin semboleri yerine ortaya yeni semboller çıkaran, bir başlangıç gibi görünsede yapısı bakımında yeni değildir. Geçmişten gelen muhafazakar geleneğin örgütlü son halidir. Bugün ortaya çıkan yeni semboller, köprü, tank ve Rabia İşareti gibi islamik semboller yeni değildir. Fakat oluşturulan algıyla, yeni anma törenleriyle (15 Temmuz) bu sembolleri kalıcılaştırılma çabası vardır. Muhafazakar gelenek artık daha cesur, daha örgütlü ve güçlüdür. Kanaatimce, AKP’ye karşı muhalefet yapanların geçmişe dönük iyi bir muhakeme yapmaları gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra yapılan yanlış, baskıcı adımların yanısıra, “militarist bir demokrasi anlayışının”, Mustafa Kemal’in ismi üzerinden yürütülen yanlış politikaların, nelere yol açtığını iyice etüt etmek gerekiyor. Mustafa Kemal’in Salih Bozok’a söylediği şu cümleler oldukça manidardır: “Çocuk, ne benim düşüncelerimi benimseyenler “Kemalist”, ne başardığımız devrimler “Kemalist Devrim”, ne de benim düşüncelerim “Kemalizm” altında doktirinleştirilebilir. Biz büyük bir şavaş kazandık. Savaş alanlarında kazandığımız zaferi, yaptığımız devrimlerle taçlandırdık. Daha da yapacağımız çok şey var. Ancak kazandığımızın ve yaptıklarımızın tümü Türk ulusuna aittir. Her şeyi onun zeka ve maharetine ve çalışkanlığına güvenerek yaptık. Doğrusu budur. Ben arkamada dondurulmuş, kalıplaştırılmış, değişmez dogmalar bırakmıyorum. Aksine yaptığımız ve yapacağımız devrimlerin tümü gelişmeye ve yenileşmeye açıktır. Açık da olmalıdır. Şayet yaptıklarımız için “Kemalist Devrim”, sizler için “Kemalist” denir, benim ulusumuzun yücelmesi ve yükselmesi için savunduğum düşüncelerim “Kemalizm” adı altında doktrin olarak sunulursa, ulus bundan çok zarar görür.” Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni dönemi denilen şey aslında baskıcı bir militarizm anlayışının dolaylı olarak örgütlediği, güçlendirdiği, ötekileştirdiği muhafazakar kesimin güçlenip iktidar olmasından öte değildir. AKP iktidarı geçmişin yarattığı demokrasi noksanlığını düzeltemez, özgür bir ortam yaratamaz ve aynı baskıcı yöntemlerle, özgürlükleri kısıtlama yolunda adımlar atmaya devam ederse 2023’e Türkiye Cumhuriyetinin başında başka bir iktidar olması kaçınılmazdır. Peki bugün ana muhalefeti CHP neden halen yanlış yapmaya devam ediyor. Türkiye seçmeninin tercihlerine karşı saygı duymak ve kendini revize etmek yerine neden yanlış üstüne yanlış yapıyor. Bu sorulara yanıt bulmak için kısa bir tarihsel yolculuk yapalım.

Çok Partili Yaşama giden yolda Uluslararası Etki
İkinci Dünya Savaşı’nin sona ermesiyle şekillenen iki kutuplu dünyanın bir sonucu olarak, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki tek partili dönemin sürdürülemez olduğu ortaya çıkmıştır. Uluslar arası baskı ve batılı devletlerin anti demokratik buldukları bu yapının değişmesi için TC iç siyasetinde adım atılmalıydı. Diğer yandan oluşmaya başlayan iki kutuplu dünya düzeninde Türkiye tarafını seçmek zorundaydı. 19 Mart 1949 senesinde SSCB’nin daha önce Türkiye ile imzalamış olduğu “Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşmasını (1925) yenilemeyeceğini duyurmasıyla bu süreç hız kazanmıştır. İlk önce Türkiye bu anlaşmanın yenilenmesi taraftarı olduğunu açıklamış daha sonra SSCB’nin Boğazların iki ülke tarafından savunulması talebiyle ve Türkiye’nin ret cevabıyla bu konu çıkmaza girmiştir. Öte yandan bazı Gürcistanlı aydınların Kars ve Ardahan’ın Gürcistan'a iadesi konusunu uluslararası platformlara taşıma gayretleri, Bulgaristan'ın sınır düzenlemesi talebi yanı sıra İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin Almanlara krom satması Stalin'in Türkiye Hükumetini eleştirdiği başlıca konulardı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda henüz batıyla bağları koparmayan SSCB, ilk yıllarda Türkiye’nin bir yalnızlık dönemi geçirmesini sağlamıştır. Daha sonraki yıllarda gerek batılı devletlerle gerekse ABD ile Türkiye’nin yakınlaştığını görüyoruz. 1946’da Missouri zırhlısının İstanbul’a gelmesi ABD-TC yakınlaşmasında ilk sembolik adım olarak görülmektedir. ABD başkanı Truman’ın adıyla anılan ve Truman Doktirni olarak tarihe geçen; Türkiye ve Yunanistan’ın komünizm (SSCB) tehdidine karşı korunmasını içeren 12 Mart 1947 açılımı ve Türkiye-ABD askeri yardım antlaşmasının imzalanmasıyla artık Türkiye yalnızlık politikasından batı yanlısı bir çizgiye resmen adım atmıştır. 1948’de Türkiye ile ABD’nin iktisadi yardım anlaşması imzalaması, ABD’nin o dönem Marshall Yardımı çerçevesinde Avrupa devletlerinin komünizme kaymaması için attığı en önemli adımlardan biriydi. Türkiye bu bağlamda tarafını seçmiş ve 1949 yılında da Avrupa Konseyi üyesi olmuştur.
Uluslar arası zeminin zorlamasıyla Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İsmet İnönü çok partili siyasal yaşama geçmek zorunda kalacaktı. Konjönktür gereği Avrupa’daki çoğulcu demokrasi geleneği Türkiye’de de olmalı düşüncesi ortaya çıkmıştır. Böylece komünizm tehdidine karşı batı Türkiye Cumhuriyetine destek olabilirdi. Avrupa’daki çoğulcu demokrasi anlayışında sosyalist partilerde yer almaktaydı. Fakat bu Türkiye için çok zor görünmekteydi. Hatta çok partili yaşama geçerken Türk Ceza Kanunu’nun 141. ve 142. Maddeleri komünizm propagandasına ağır cezalar getirmekteydi. Bu maddeler, 7,5 yıl ile 15 yıla varan ciddi caydırıcı hapis cezalarını içeriyordu. Anti-demokratik bu yaklaşım devlet eliyle uygulanmaktaydı. Bu yaklaşımlar, Türk demokrasinin yara almasına sebep olmuştur. Bu militarist, muhafazakar yapı Nazım Hikmet'in Rusya’ya kaçmasına sebep olmuş, birçok değerli aydından Türk demokrasisinin mahrum kalması gibi olumsuz birçok sonuç doğurmuştur.
Konumuza geri dönersek, ilk kez 19 Mayıs 1945 Gençlik ve Spor Bayram'ında çok partili yaşama geçişin sinyallerini veren Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, özetle halk idaresinin geliştirileceğini söylüyor ve bu konuda batılı devletlerle aynı olunacağını müjdeliyordu. Fakat işin iç yüzü tabi ki farklıydı.

İşin İç Yüzü...
İkinci Dünya Savaşı’nından sonra batıda yaşanan demokrasi rüzgarından etkilenen CHP içerisindeki bazı milletvekilleri tek parti ve tek adam sistemine karşı seslerini yükseltmeye başlamışlardı. CHP milletvekili olan Celal Bayar, Fuat Köprülü, Adnan Menderes ve Refik Koraltan’ın öncülüğünde, 7 Haziran 1945’de CHP grubunda tarihe “Dörtlü Takrir” olarak geçecek olan önergeyi sundular. Bu önergenin en önemli özelliği parti içinde özgür tartışma ortamının eksikliğine vurgu yapılması ve özgür tartışama ortamının yaratılması için çağrıda bulunulmasıdır. Bu önerge İsmet İnönü tarafından reddedilmiştir. Özgür tartışma ortamından çekinen CHP ve İsmet İnönü’nün esasen korktuğu başka bir konu daha vardı. Adnan Menderes gibi aileden toprak zengini olan kesimlerin kırsaldaki etkisi büyüktü. Kırsalda birçok insana geçim kapısı olan Adnan Menderes gibi toprak sahipleri çok partili sistemde bir anda CHP hegemonyasını sonlandırabilirdi. İşte bu düşüncelerle İsmet İnönü planını yaptı ve Atatürk’ün ölümünden önce mecliste birkaç kez gündeme getirdiği topraksız çiftçi kalmamalı düşüncesine sarıldı. Tabi bu yasanın esas amacı siyasi rakiplerin kırsaldaki güçlerinin zayıflatılmasıydı. “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” adı altında TBMM’ne sunulan yasa tasarısının 17. Maddesine göre; devlet gerek duyarsa, topraksız veya az toprak sahibi çiftçiyi topraklandırmak maksadıyla büyük toprak sahiplerinin topraklarını kamulaştırabilecekti. Aynı yasanın 21. Maddesi de, kamulaştırma gerektiği taktirde büyük toprak sahiplerinin elinde sadece 50 dönüm kalacak şekilde kapsamın genişletilmesine izin veriliyordu. Bu toprak sahibi milletvekillerini oldukça rahatsız etmekteydi. Bu kanun 11 Haziran 1945’de TBMM tarafından kabul edilir. Bu kanuna bağlı olarak 17. Madde asla hayata geçirilmemiş, sadece bir kısım hazine toprağı çiftçiye verilmiştir. Bu yasa bir baskı aracı olarak kullanılmıştır. Daha sonra bu yasanın geçmesinde emeği olan Tarım Bakanı Şevket Raşit Hatipoğlu bir daha bakan olamamıştır. Bu yasanın karşısında en güçlü muhalefeti yapanlardan biri olan Adana’nın büyük toprak sahiplerinden Cavit Oral 1948’de Tarım Bakanı olmuştur. CHP ve İsmet İnönü bu yasayla aslında kırsaldaki toprak ağalarını kontrol altına almak istemiştir.



İlk TBMM ve kutuplaşmalar...
İlk çok partili deneme, 17 Kasım 1924 de kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’yla başlar. Kurtuluş savaşından çıkan bir ulusun önderleri arasındaki farklı görüşlerin daha ilk mecliste ortaya çıktığını gözlemliyoruz. İlk mecliste, İttihat ve Terakkinin devamı olan devrimci, radikal, rasyonalist ve seçkinci bir zümrenin karşısında, Prens Sabahattin ve muhafazakarların devamı niteliğindeki muhafazakar eğilime sahip, millet egemenliği ilkesinin tam manasıyla uygulamak gayesini savunan ve Osmanlının tadili ile devamının da mümkün olabileceğini savunan başka bir grup oluşmuştu. Bu muhafazakar grup, Tek Adamın yetkilerini sınırlandırmaya yönelmiş, zümre seçkinciliğine karşı bir politik anlayış ortaya koymuştur. Muhafazakar grup, toplumsal, kamusal alan düzenlenmesi yanı sıra, yeni devlete dinin konumunun ve halifelik kurumunun akıbeti konusunda farklı düşüncelere sahipti. Devrimci grupla uzlaşmadığı konular bunlardı. Muhafazakar kanatın bir diğer iddiası TBMM’de tartışma ve görüşme fonksiyonlarının zayıflatılmasının sadece saltanatın şekil değiştirerek giderek bunun diktatörlüğe dönüşeceğine yönelik çekinceleridir. Mustafa Kemal’in öncülüğündeki devrimci grup, TBMM içerisinde muhafazakar grubun giderek güçlendiğini görünce 1923’de seçim kararı alır.
Kurtuluş Savaşının kazanılmasından hemen sonra başlayan iktidar paylaşım kavgasından ortaya çıkan Mustafa Kemal’in önderliğindeki grup, 11 Eylül 1923’de Cumhuriyet Halk Fırkası adı altında kurumsallaşmıştır. 17 Kasım 1924’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adı altında toplanan muhalif grubun başını Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele çekmekteydi. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası başkanlığına Kazım Karabekir getirilmiştir. Burada devlet gücünü elinde
bulunduranlar, 3 Haziran 1925 tarihli bakanlar kurulu kararıyla, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı İstiklal Mahkemesinin kanıt bulamamasına rağmen Şeyh Said isyanıyla ilişkilendirerek kapatma kararı almıştır. Türkiye’nin demokrasi yolculuğunun daha yolun başında yaralandığını söyleyebiliriz.

İktidar Güdümlü Muhalefet Kurulumu...
12 Ağustos 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın bizzat Mustafa Kemal tarafından Ali Fethi Okyar’a kurdurulmasıyla 5 yıllık tek parti dönemi son bulur. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurdurulmasındaki esas amaç, iktidara oynayacak bir partiden daha çok iktidarın yanlışlıklarını gösterecek ve danışıklı bir muhalefet yapacak siyasi bir parti yaratmaktır. Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulduğu andan itibaren halk kitleleri tarafından tam bir muhalefet partisi olarak görülmüş ve CHP muhaliflerinin toplandığı bir çatıya dönüşmüştür. Daha önce Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın anlayışına yakın muhalif kanadı destekleyen, liberal görüşlü idarecilerin toplandığı Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın yöneticilerinin CHP bünyesinden çıkmasına ve devletle bağlantılı kimselerden oluşmasına rağmen destek aldığı kesim, muhafazakar görüşlü ve CHP’nin yaptığı reformlardan hoşnut olmayan, CHP’nin politikalarından olumsuz etkilenen halk yığınlarıdır. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın giderek kontrollü muhalefetten çıkmasının ve beklenenin aksine güçlenmesinin sebebini Ahmet Ağaoğlu “Serbest Fırka Hatıraları” adlı kitabında şöyle özetlemiştir:
“Yoksulluk ve ağır bürokratik baskıdan bunalan insanların SCF'ye olan teveccühü 1930 yılının Ekim ayında yapılan belediye seçimlerinde meyve vermiştir. Bazı yörelerde SCF adaylarının seçimi kazanması CHP'lileri endişelendirmiştir. SCF'nin başarıları karşısında gerek mecliste gerek basında SCF'liler aleyhine eleştirilerin ve ithamların dozu artmaya başlamış, zaman zaman iftiralara kadar uzanmıştır. Tabiri caizse CHP'li bürokratlar, milletvekilleri ve gazeteciler belden aşağı vurma siyasetini tercih etmişler, siyasetin gerginleşmesine neden olmuşlardır. SCF'nin gelmiş olduğu nokta CHP'liler tarafından yalnızca kendi parti iktidarlarına yönelik bir tehdit olarak değil, doğrudan doğruya rejime yönelik bir tehlike olarak yorumlanmıştır. Bu algılama nedeniyle SCF ve taraftarları resmi ağızlarca "mürteci", "serseri", "saltanatçı", "rejim düşmanı", "vatan haini" gibi kavramlarla tanımlanmasına neden olmuştur.”1
Bugün halen bu söylemlerin CHP tarafından AKP için kullanmasının geçmişle bağlantısı iyi incelenmelidir. CHP’nin siyasal söylem yenilemedeki başarısızlığı ve kendi halkını iyi etüt edememiş olduğunu bu söylemlerin varlığını halen sürdürmesinden dahi görebiliriz. Tarihin bize verdiklerine geri dönersek, Serbest Cumhuriyet Fırkası kontrol altında olmasına rağmen 1930 Belediye seçimlerindeki başarısı CHP’yi korkutmuştur. Ayrıca teşkilatlanmasını bile tam manasıyla tamamlamadan halk yığınları tarafından bu kadar destek  bulan bir siyasi hareketin ileride CHP’ye sıkıntı yaratacağı anlaşılmıştır. Serbest Cumhuriyet Fırkası’da kısa süre içinde bizzat Mustafa Kemal’in talimatıyla “halkın demokratik olgunluğa” kavuşmadığı gerekçesi öne sürülerek kapatılmıştır. Başbakan İsmet İnönü’nün,1 Haziran 1936 günlü yayınladığı genelgeyle İçişleri Bakanı’nı parti genel sekreteri, illerin valilerini de parti il başkanı olarak tayin etmesiyle tekrardan devlet eliyle siyaset zemini ortadan kalkmış oluyordu.”2 Bu bağlamda CHP devlet partisi konumunu pekiştirmekteydi. Muhalefetin ortadan kaldırılmasıyla Türkiye’de ikinci tek partili dönem başlamış ve bu 15 yıl devam ettirilmiştir. Bazı araştırmacılar tarafından, 1939-1945 İkinci Dünya Savaşı’nın yaşanması bu duruma hafifletici konjenktür olarak gösterilmeye çalışılsa da bu tek partili rejimin varlığını, CHP’nin devlet hegemonyasını kullandığını ve demokrasiyi içselleştirememiş olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Atatürk’ün ölümünden sonra Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ve gittikçe ölçüsünü kaçıran CHP’nin baskıcı devlet politikaları sonucunda halk yığınları yoksullukla baş başa kalmıştır. Öte yandan yoksullaşan halk arasında bir kurtarıcı beklentisi oluşmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın bitişiyle birlikte şekillenen yeni dünyanın sıkıştırması ve içteki sorunlara çözümü batı desteğinde arayan İnönü,1 Kasım 1945’te TBMM açılış töreninde yaptığı konuşmayla demokratikleşme için adım atmak zorunda kalındığını şöyle açıklıyordu: “Bizim tek eksiğimiz hükümet partisinin karşısında bir parti bulunmamasıdır. Bu yolda memlekette geçmiş tecrübeler vardır. Hatta iktidarda bulunanlar teşvik olunarak teşebbüsse girişmiştir. İlk defa memlekette çıkan tepkiler karşısında teşebbüsün muvaffak olmaması bir talihsizliktir. Fakat memleketlerin ihtiyaçları sevkiyle hürriyet ve demokrasi havasının tabii işlemesi sayesinde başka siyasî partilerin de kurulması mümkün olacaktır. (…) Tek dereceli olmasını dilediğimiz 1947 seçiminde milletin çoklukla vereceği oylar gelecek iktidarı tayin edecektir. O zamana kadar bir karşı partinin kurulabilip kurulamayacağını ve kurulursa bunun meclis içinde mi dışında mı ilk şeklini göstereceğini bilemeyiz. Şunu biliriz ki, bu siyasî kurul içinde prensipte ve yürütmede arkadaşlarına taraftar olmayanların hizip şeklinde çalışmalarından fazla, bunların, kanaatleri ve programları ile açıktan durum almaları, siyasî hayatımızın gelişmesi için daha doğru yol, milletin menfaati ve siyasî olgunluğu için daha yapıcı bir tutumdur.”3


Çok Partili Siyasal Yaşam...
Türkiye Cumhuriyeti’nde çok partili yaşamın ilk partisi 18 Temmuz 1945 tarihinde İstanbullu zengin iş insanı Nuri Demirağ başkanlığında kurulan Milli Kalkınma Partisi olmuştur. Kurucuları arasında TBMM’nde ilk dönem muhalefet grubundan Hüseyin Avni Ulaş ve Cevat Rifat Atilhan gibi isimler yer almaktaydı. Genel anlamda liberal özellikler taşıyan parti programında devletçilik ilkesi eleştiriliyordu. Milli Kalkınma Partisi programında, seçimlerin tek dereceli ve nispi temsil sistemine göre yapılması, iki meclisli yasama organı, cumhurbaşkanının yalnızca tek dönem için ve halk tarafından seçilmesi gibi yenilikler savunuluyordu. Fakat bu partinin halk nezdinde karşılığı yoktu. Bu nedenle zaten 1946'daki belediye seçimlerinde ve 1950 genel seçimlerinde başarılı olamamışlardır.

CHP içerisindeki muhalif vekiller olarak bilinen ve parti içi demokrasinin işlemediğinden şikayetçi olanların başını çeken Celal Bayar, Fuat Köprülü, Adnan Menderes ve Refik Koraltan, 7 Haziran 1945’de CHP grubunda tarihe “Dörtlü Takrir” olarak geçecek olan önergeyi sunmuş fakat bu önerge İnönü tarafından reddedilmiştir. Bu uyuşmazlıklar bir yana bir de “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”nun TBMM’den geçmesi adeta bardağı taşıran son damlaydı. Celal Bayar, Fuat Köprülü, Adnan Menderes ve Refik Koraltan’ın öncüsü olduğu CHP içindeki muhalif grubun önceliği parti içinde bir reformdu. Zira Serbest Fıkranın ve Fethi Okyar’ın başına gelenleri çok iyi hatırlatmaktaydılar. Fakat demokratik mücadelelerinin sonuç vermeyeceğini anladıkları zaman, karar verdiler; 7 Ocak 1946 tarihinde “Dörtlü Takrir” önergesinin sahipleri artık Demokrat Parti adı altında çok partili yaşama gerçek bir muhalefet partisi olarak katılmış oluyorlardı. Aynı gün Adnan Menderes’in Demokrat Parti’nin kuruluşunu açıkladığı demeciyle Türkiye’nin siyasal durumu da özetlemekteydi: “Bugün Demokrat Parti resmen kuruldu. Şimdi Türk siyasî hayatında yepyeni bir sahife açılıyor. Bu tarih, gelecek kuşaklar için asla unutulmayacak bir kilometre taşı olacak. Artık tek parti-tek şef sisteminin egemenliği, yalnız devlet hayatımızın dar kalıpları arasından çıkmakla kalmayacak; aynı zamanda, milletimiz yıllarca özlemini çektiği demokrasinin en ufuklarından özgürce nasibini alacak. Ülkemizin kalkınmaya, ekonomik açıdan gelişmeye ihtiyacı var. Demokrasi ve kalkınma hamleleri Demokrat Parti’nin iki temel felsefesi olacak. Kurucusu olduğum bu partinin, politik hayatımızda sonsuza kadar devam edeceğini ümit etmek istiyorum. Bizden sonra bu partinin başına geçecek yöneticilerin, 1946 ruhunu daima hafızalarda canlı ve uyanık tutmaları en samimi dileğimdir.”4

1946 Erken Genel Seçimleri...
Demokrat Parti’nin halk desteğinin olduğunu bilen CHP ve İsmet İnönü, 1947 yılında yapılması gereken genel seçimleri 21 Temmuz 1946 tarihine çekerek avantaj elde etmeye çalışmıştır. Bununla da yetinmeyen CHP’nin o günkü öncüleri hegemonyalarını halka rağmen devam ettirmek için iki dereceli seçim sistemi, açık oy, gizli sayım ve sayımdan hemen sonra seçmen pusulalarının yakılması kapsayan 5 Haziran 1946 tarihli, 4918 Sayılı yasayla Türk demokrasi tarihine kara bir leke çalmışlardır. Ayrıca Demokrat Parti’nin seçimlere girmeyi reddetmesi halinde kapatılacağı tehditti de yapılmıştır. 41 il dışında bu kısa sürede örgütlenmesini tamamlayamayan DP karşısında 27 yıllık tek parti döneminin imkanlarını sonuna kadar kullanan CHP arasında eşit olmayan bir seçim yaşatılmak istendiği kesindi. Seçimlerden önce bu duruma tepki gösteren Demokrat Parti’nin ilk başkanı Celal Bayar seçim ortamını şöyle özetliyordu: “İdare amirlerinin halk üzerindeki tazyiki hemen her tarafta son haddine varmıştır. Bazı yerlerde Demokrat Parti’ye rey (oy) vereceklerin şiddetle cezalandırılacakları resmi ağızlardan ifade olunmuştur. Muhtelif yerlerde partimiz mensuplarından birçok zevat tevkif olunmuş, bütün bu hareketlerin memleketin muhtelif yerlerinde aynı şekilde ve aynı zamanda vukua gelmesini bunların bir sistem dâhilinde yapıldığını ve aynı kaynağa dayandığını göstermektedir. Bu şartlar altında serbest bir seçim olması bahis mevzuu olamazsa da millî iradeye tercüman olması ve millî vazifesini yapmak maksadıyla yukarda arz edilen ağır şartlar altında dahi seçime gireceğiz.”5
Baskı koşullarında yapılan ve Türk demokrasisi için utanç kaynağı olarak tarihe geçen seçimlerin sonucu 24 Temmuz’da açıklandığında CHP kazanmış fakat demokrasi bir kez daha kaybetmiştir. Halktan ciddi tepki toplayan seçim sonuçlarına göre, seçimlere katılma oranının % 85’tir. Toplam 465 sandalyenin 395’i CHP’nin kazandırılmıştır. DP ise 271 adaydan sadece 64 milletvekili parlamentoya gönderebilmiştir. Parlamentoya bağımsız olarak seçilen 6 da bağımsız milletvekili vardı. Bu sonuçlarla utanç seçimi son bulmuştur. İstanbul’daki 27 milletvekilliğinden 18’ini alan DP, daha çok büyük şehirlerde kazanmış, CHP ise kırsal kesimde daha fazla oy almıştır. Burada CHP’nin 27 yıllık örgütlülüğünün yanı sıra kırsaldaki toprak ağalarına yaptığı baskı da sonuç vermiş, CHP’ye avantajlı bir konum sağlamıştır. CHP’nin 1946 seçimlerindeki hilelerine karşı çıkan İstanbul Valisi Dr. Lütfi Kırdağ’ın İstanbul’daki seçim sonuçları hakkında Ahmet Emin Yalman’a anlattıkları o günkü CHP yönetiminin siyasi alışkanlıklarını ortaya dökmektedir: “İstanbul’da seçimi DP büyük farkla kazandı. Nitekim daha sayım tamamlanmadan, farkın kapanması ihtimali olmadığı için, durumu basına duyurdum. Ancak olaylar bundan sonra gelişti ve beni çok güç bir noktaya getirdi. Halk Partisi Merkezi, Recep Peker Grubu gibi ağır topların İstanbul listesinde olduğunu, bunların seçimi kaybetmelerinin partiyi çok vahim bir çizgiye getireceğini ve ne yapıp yapıp beş altı milletvekilinin kurtarılması gerektiğini bana bildirdi. Partinin tutumu kesin! İstanbul Parti Müfettişi de seçim sonuçları üzerinde direniyor! Yapacağım iki şey var: Biri, partinin teklifini reddetmek, diğeri partinin teklifini yumuşatarak hem halk partisinin hem DP’nin 16 milletvekilliğinin yok edilmesini önlemek. Çünkü dirensem, halk partisi benim yerime hemen bir vali tayin yapacak ve seçimleri istediği biçime sokacaktı. Yerimde kalmak suretiyle seçime müdahalenin büyümesine engel oldum ve DP’nin 6 milletvekilliği kaybıyla bilânço kapandı.”6

İşte bu şartlarda yapılan 1946 seçimlerinde halkın iradesi iktidar tarafından ayaklar altına alınmıştır. Toplumsal yankısı ise bugünlere değin gelmiştir. Seçim sonuçlarını eleştiren gazetelere CHP tarafından adeta savaş açılmış, İstanbul’daki muhalif gazeteler ise bizzat İsmet İnönü tarafından kapatılmıştır.1946 seçimlerinden hemen sonra DP Genel Başkanı Celal Bayar’ın seçimlere fesat karıştı başlıklı açıklaması şöyleydi: “Seçmenlerin verdikleri reylerin kaydına mahsus olan ve her sandığın seçim neticesini gösteren mazbatalar birçok yerlerde boş olarak seçim heyetlerine imza ettirilmiştir. Bunlar sonradan ve arzuya göre doldurularak vatandaşların reyleri üzerinde oynanmıştır. Bu suretle muhalif ve müstakil milletvekili namzetlerinin talihi, merkezin emrine tabi olan vali ve kaymakamların elinde oyuncak olmuştur. Bazı yerlerde resmi ve yarı resmi ağızlardan yapılan kötü propagandalarla, isnat ve iftiraları, faillerinin düşkün seviyesine bırakıyorum. Vatandaşlar siyasî kanaatlerinden dolayı birçok yerlerde bilhassa köylerde tecavüze uğramışlar, tehdit edilmişler, dövülmüşler, yaralanmışlar ve hapsedilmişlerdir. Son Ege Bölgesi ile Balıkesir ve Bursa seyahatimde gözleri yaşlı birçok vatandaşların şikâyet mercii aradıklarını gördüm. Ankara kaza köylerinden yüzü gözü bereli arkadaşlarımızın Demokrat Parti merkezine gelip dertlerini acı acı anlattıklarını hepimiz biliyoruz. Memleketimizde seçim emniyet altına alınmamıştır. Biz evvelce bu husustaki fikrimizi bir beyannamemizde açıklamış bulunuyorduk. Demokrat Parti şunu arz etmek ister ki, seçimlere girip girmemek hususunda karar verirken, elinde tuttuğu ölçü, parti menfaati ölçüsü değil, yalnız ve yalnız, memleket menfaati ölçüsü takip etti ki, tek gaye de yurtta, millî irade ve hâkimiyetin birden fazla partilerin varlığı ile teyit olunması ve yurttaş hak ve hürriyetlerinin daha esaslı teminat altına alınmasıdır demiştik. Biz böyle düşündük, böyle hareket ettik. Hâlbuki milletin gözü önünde cereyan eden seçimler böyle mi olmuştur? Bizzat Ankara’da ilan edilen netice nasıl elde edilmiştir; bunu bilmeyen, anlamayan kimse kalmamıştır. İşte ben iddia ediyorum, hatta itham ediyorum, seçim işlerine fesat karıştırılmıştır. Seçimler milletin hakikî iradesini göstermekten uzaktır.”7 Birçok yerleşim yerinde DP taraftarları seçim sonuçlarını protesto etmiştir. Halkın iktidar gücü ile sindirilmesi 1950 seçimlerine kadar devam edecektir. 1938 Atatürk’ün ölümüyle ölçüsüz bir baskı düzeni kuran CHP yöneticileri kendisinden olmayan her kesimi rejim düşmanı ilan edecek kadar saldırganlaşır. Ülkenin siyasi hegemonyası tarafından zaten çok partili yaşama geçiş hep bir bahaneyle sekteye uğratılmıştır. Türk halkının manevi ve ekonomik ihtiyaçlarını görmezden gelen CHP idarecileri, bağımsızlık savaşında üstün bir başarı ve cesaret gösteren halkından kopuk şekilde, ülkeyi baskı ile yönetebileceği yanılgısına düşmüştür. Atatürk’ün hayal ettiği halk egemenliğine dayalı cumhuriyet rejimini de sadece kendilerine mal etmeye çalışmışlardır.

  12 Temmuz 1947 Beyannamesi ve Türk Demokrasine katkısı...
1946 seçimlerinden sonra TBMM’nde CHP ve DP arasında yaşanan tartışmalar, ülkede kutuplaşma yaratmış ve ülkeyi çatışma ortamına sürüklemiştir. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün dış baskıları da dikkate alarak muhalefet ve iktidarın eşit şartlarda yaşam bulması yönünde attığı belki de en önemli adım 12 Temmuz Beyannamesini açıklamasıdır. 12 Temmuz Beyannamesiyle İnönü, iktidarın gücünü sınırlamış, yasalara bağlılığı da memlekette yeniden tehsis etmiştir. Demokrat Parti yöneticilerinin 1946 seçimlerine olan tüm kızgınlıklarına rağmen bu çağrıya olumlu cevap vermeleri, Türk demokrasisinin komadan çıkmasına ve halk iradesinin yeniden şekillenmesine yardımcı olmuştur. İsmet İnönü’nün Türk demokrasi tarihine bence yaptığı ilk ciddi katkı 12 Temmuz Beyannamesidir. 12 Temmuz Beyannamesinin çıktığı dönemde Başbakan koltuğunda Recep Peker oturmaktaydı. Peker, diktatör denecek kadar baskıcı ve DP’yi devlet ve rejim düşmanı olarak gören bir kişiydi. DP nin güçlü isimlerinden Mukerrem Sarol bu beyannameyi yıllar sonra neden kabul ettiklerini şöyle açıklamıştır: “12 Temmuz Beyannamesi, bu beyannamenin çıktığı zamanda ve bundan evvel, 21 Temmuz Seçimini yapan hükümetin, millete karşı aldığı tavır ve hareketin ve baskının aksülamelidir. 21 Temmuz seçimlerindeki hareketin ve ondan sonra Recep Peker hükümetinin tedhiş ve tazyik politikasının yürümeyeceğine dair kanaatin ifadesidir. Bu beyannameyi çıkarmak iyi mi olmuştur fena mı olmuştur? Bu beyanname dolayısıyla bizim karşımıza iki yol çıkmıştı. Birisi ihtilal yolu idi. İğtişaş ve isyan yolu idi. İkinci yol, memlekette istikrarı muhafaza ederek, müşkül dahi olsa, zaman kaybı dahi olsa istikrar yolunu tercih ettik. Yolumuz dahi olsa, sükun ve istikrar gibi netice almak prensibini tercih ettik. Bugün 12 Temmuz Beyannamesinin hafif de olsa faydası görülmüştür. Fakat reddetmek. Neyi reddetmeliydik? Reddedince elimize ne geçecekti? O zaman “Bu efendilere eşit muamele yapılmasını taahhüt ettik. İdarecilerin bir taraf vazife görmelerini vaat ettik, bir kardeşlik duygusunun  aratılmasına hizmet etmek istedik, fakat onlar bütün bunları reddettiler” diyeceklerdi. Biz böyle bir teklifi reddedince tarihe karşı mesul olduk. Kabul ettik arkadaşlar. Hatta teşekkürle kabul ettik. Burada bazı arkadaşlar, “Bundan ne fayda gördük?” dediler. Her şeyi o günkü şartlarla mütalaa etmek lazımdır. O şartlar değiştikten, ferahlı an geldikten sonra, o zamanki meseleler mütalaa edilirse daima hataya düşülür. O günlerde Demokrat Partiye girmek, partide faal ve enerjik rol almak, adeta bir macera, bir tehlike idi.”8 Türk Siyasal hayatında 12 Temmuz Beyannamesini çatışma çözümüne bir başarı örneği olarak tanımlayan akademisyen Hüseyin Seyhanlıoğlu bu durumu şöyle özetlemektedir: “12 Temmuz Beyannamesi DP’yi muvazaalı, iktidara gelmez gibi göstermiş ve DP’yi ortadan ikiye bölmüşse de, gerek ülkenin siyasi istikrarı, gerekse de DP’nin daha homojen olması açısından olumlu etkiler göstermiştir. Sonuç olarak da DP’ye iktidar yolunu açılmıştır.” 9
Demokrat Parti 20 Haziran 1949’da 2. Büyük Kongresini gerçekleştirecek ve orada bir dizi kararlar alacaktır. 12 Temmuz Beyannamesini kabul eden DP’ye karşı Millet Partisi’nin yönelttiği danışıklı muhalefet eleştirisinin önünün kesilmesi için “Milli Teminat Andı” diye tarihe geçen bir bildirge ortaya çıkartıldı. Bu andın içeriği şöyleydi: “... Oylara tecavüz edilirse, yani seçimde hile yapılırsa, halk meşru savunma durumunda kalacaktır. Meşru savunma yasal yollardan yapılacaktır ama, hile yapan yönetim de ulusun husumetiyle karşılaşacaktır.” 10 Muhalefetin baskısı karşısında hükümet 1950 Şubat’ında TBMM’ne yeni bir seçim yasa tasarısı getirir. Yasa ilk kez seçimlerde yargı denetiminin de olacağını ve nisbi temsil yerine çoğunluk dizgesinin getirildiğini onaylıyordu. DP vekillerinin de desteğiyle bu tasarı kabul edilmiştir. CHP’li idarecilerin bir kısmı halen bugün bu yasayla 1950’li yıllarda DP’nin CHP’ye üstünlük sağladığını iddia etmektedirler. Bence bu eksik bir değerlendirmedir. Demokratik ortamdaki ilk seçimlerde Türk Halkının ciddi desteğini almayı başaran DP’nin esas gücü, özgürlükçü yapısından ve halkını iyi etüt etmesinden gelmekteydi.

1950 Seçimleri ve Günümüze Yansımaları...
Demokrat Parti 1950 seçimlerinden zaferle çıkmıştır. Yargı denetiminde yapılan seçimler sonucunda, 487 sandalyeli TBMM’de, DP oyların %52,68’ini alarak 415 milletvekili kazanmıştır. CHP ise oyların % 39,45’ini alarak 69 milletvekilline gerilemiştir.Millet Partisi’nin 1 ve bağımsız kazanan vekil sayısı ise 2’dir. Demokrat Partililer bu sonuçları "Yeni Türkiye"nin başlangıcı olarak değerlendirmekteydi. 1950 Seçimlerinde DP kullandığı slogan ve afişlere baktığımızda bugün AKP yöneticilerinin de neredeyse aynı argümanlarla ve söylemlerle muhafazakar ve yoksul kesimden destek aldığını net şekilde görebiliriz. AKP hareketi  DP’nin yarattığı siyasal gelenekten yararlanmıştır. CHP ise halen aynı argümanlarla yoluna devam etmeye çalışmaktadır. 1950-1960 yılları arasındaki DP iktidarları döneminde hızlı bir kalkınma yaşayan Türkiye gerçeğinin canlı tanıklarının birçoğunun şu anda hayatta olmaması ve o günün gençlerinin de 70-80 yaşlarında olmasına rağmen geniş bir kesimin siyasi düşüncesi olarak halen canlılığını koruduğunu söylemeliyim. Çok küçük bir misal olsa da 1948’de Türkiye’deki Traktör sayısı 1756 iken 1950 DP iktidarında bu sayı 9905 olmuş, 1956’da ise traktör sayısı 43,727’ye ulaşmıştır. Tarımsal alandaki bu atılım, DP iktidarlarının Türkiye’yi ekonomik olarak nereden alıp nereye götürdüğünü açıkça ortaya koyması açısından oldukça önemlidir. Konumuz açısından yoksul halk yığınlarının imdadına yetişen kurtarıcı beğensek de beğenmesek de Demokrat Parti hükumetleri olmuştur. Peki daha sonraki yıllarda askeri darbeler ve devlet baskısıyla kontrol altına alınan CHP karşıtı bu kesimin siyasi olarak tekrardan güçlenip canlanması nasıl olmuştur?
Toplumların anımsama ve belleklerinde taşıdıkları sembollerin öyle kolay yok olmadığını kabul etmeliyiz. Bugün AKP iktidarının 2018 Seçimleri sonrasında “Yeni Türkiye” söylemi yeni değildir. AKP propagandalarının şekillenmesinde tarihsel arka plandan çok ciddi destek alınmıştır. Türk halkını iyi etüt eden AKP idarecileri 2000’li yılların başından beri yaklaşık 18 yıldır her seçimden zaferle çıkmayı başarmıştır. CHP ise tek parti dönemindeki yapısını korumakta, halkının tüm kesimlerine ulaşmakta zorlanmaktadır. Bu zinciri 2018 Başkanlık seçimlerinde kırmayı kısmen başaran ve CHP’nin klasik yapısının dışında bir propaganda yürüten Muharrem İnce, CHP’nin yenilenmesi için bir şanstı. Fakat CHP’nin değişmez siyasi statükosu Muharrem İnce’yi de sıfırlamaya çalışmıştır. Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerden biri de AKP’nin CHP’lileşme çarkına girerek Türkiye’yi tek partili dönemdeki gibi bir yapıya yönelme tehlikesidir. Türk halkının önünde ciddi ekonomik krizler olduğu aşikarken, özgürlükleri CHP anlayışıyla ortadan kaldırırsanız “Yeni Türkiye” yaratamazsınız. Bu ancak eski tek parti döneminin Türkiye’sinin militarist bir zümre yerine, muhafazakar sivil bir zümre tarafından şekil değiştirmiş bir halde “Eski Türkiye”ye dönmenize yol açar. Bu da uzun vadede baskı altına aldığınız, özgürlüğünü kısıtladığınız kesimlerin daha da kenetlenip, güçlenmesine ve iktidarı ele geçirmesine yol açacaktır.
Son dönemlerin en popüler sorusu:“ AKP neden Kazanır,CHP neden Kaybeder?
Tarihsel arka plan iyi incelendiğinde CHP’nin içerisinde değişmeyen bir statüko’nun olduğu gerçeğiyle karşılaşmaktayız. Ateş İlyas Başsoy’un 2014’de kaleme aldığı “AKP neden Kazanır, CHP neden Kaybeder?” adlı kitabını okumanızda yarar vardır. Antalya Belediye seçimleri üzerinden CHP’nin değişmez statükocu yapısını ve AKP’nin halkını etüt etmedeki başarısını çok net örneklerle görmekteyiz. Başsoy, kitabında konuyu dar kapsamda sadece reklam ve propaganda açısından ele alınmış olsa da burada Başsoy’un yaşadığı CHP deneyimi bizlere halen CHP’nin içerisindeki statükocu yapının mevcudiyetini koruduğunu göstermektedir. Bugün yazılı basın, sosyal medya ve Televizyon gibi propaganda kanallarının neredeyse tamamını egemenliği altına alarak kullanan AKP iktidarı, “Yeni Türkiye” söylemi için belli sembollere sahiptir. Örnek vermek gerekirse, Rabia işareti,15 Temmuz Darbesine karşı Türk halkının direnişi ve bunun sembolleştirilmesi, 15 Temmuz Köprüsü, Türk lirasındaki yeni TL, demir bir liralıklardaki değişiklikler vb. Peki bu 15 Temmuz Darbe girişimini veya seçilmiş adıyla 15 Temmuz Kalkışması gerçeğini yok saymak, FETÖ yapılanmasını görmezden gelmek doğru mu? 15 Temmuz gecesi olanları sadece komplo teorileriyle değerlendirirseniz, bu kesinlikle yaşananları ve tarihi inkar etmek olur. Bu yaklaşım bize tarihin bahşettiği doğru analiz yapma şansımızı kaybettirir. Halkın iradesine demokratik yollarla ulaşmanın kapısını aralamayı imkansızlıklara rağmen Muharrem İnce başarmış görünüyor. CHP’nin statükocu yapısının artık değişmesi, AKP iktidarının da CHP’leşmemesi ve Türk Demokrasisinin önünü açarak Türkiye halklarının güzel günler görmesini diliyorum.


Dipnotlar
1)Ahmet AĞAOĞLU, Serbest Fırka Hatıraları, İletişim Yayınları, İstanbul, 1994, s. 226.
2)Kemal KARPAT, Türk Demokrasi Tarihi, Timaş Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Nisan 2010, s. 68.
3)Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü DergisiYıl: 2012/2, Sayı:16’dan naklen, TC Resmi Gazete, Sayı:6147 (2 Kasım 1945), s.9567.
4)Taşkın TUNA, Adnan Menderes’in Günlüğü, Şule Yayınları, İstanbul, 2002, s.15.
5)Celal BAYAR, (Der. Özer ŞAHİNGİRAY), Celal Bayar'ın Söylev ve Demeçleri, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, Kasım 1999. s.60.
6)Mükerrem SAROL, Bilinmeyen Menderes I, Kervan Yayınları, İstanbul, 1983, s. 224.
7)Celal BAYAR, (Der. Özer ŞAHİNGİRAY), Celal Bayar'ın Söylev ve Demeçleri, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, Kasım 1999. s.61-62
8)Mükerrem SAROL, Bilinmeyen Menderes I, Kervan Yayınları, İstanbul, 1983, s. 90
9)Hüseyin Seyhanlıoğlu, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü DergisiYıl: 2012/2, Sayı:16
10)Sina Akşin, Ana Çizgileriyle Türkiye’nin Yakın Tarihi, İmaj Yayıncılık, Dördüncü Baskı, Ankara, 2001,S:231

20 Mart 2016 Pazar

HALKIN LİDERİNİN MİRASI...

Naim PINAR
naimpinar@gmail.com
HALKIN LİDERİNİN MİRASI...
4 Haziran 1878 antlaşmasıyla Kıbrıs, Osmanlılar tarafından İngilizlere kiralanmıştır. Bu antlaşma 1914’de kadar devam etmiş ve bu süre zarfında Kıbrıs, İngiliz Yüksek komiserleri tarafından yönetilmiştir. Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı sırasında İttifak devletlerinin yanında yer almasıyla İngilizler Kıbrıs’ı ilhak ettiklerini açıklarlar. 1923 senesinde imzalanan Lozan Antlaşması ile de bu ilhak Türkiye Cumhuriyeti tarafından tanınır. Bu tarihten itibaren İngilizler adanın idaresi için artık Yüksek Komiser yerine Ada’ya Vali atamaya başlarlar.  İngilizler adaya gelir gelmez siyasetlerine  (Böl ve Yönet) hizmet edecek bir de meclis kurarlar. İngilizler adaya geldikten kısa süre sonra 1882’de yeni bir Anayasa yürürlüğe koymuştu. Bu yeni anayasasya göre; Kavanin Meclisi yasama görevi yapacaktı. Meclisin yapısı ise İngiliz çıkarlarına göre belli bir denge içermekteydi: 9 Hıristiyan, 3 Müslüman ve 6 resmi üyeden oluşacak olan meclise aday olan vekillerden hıristiyan üyeyi hıristiyanlar, müslüman üyeyi müslümanlar seçecekti. Mecliste yapılan oylamalarda oyların eşit çıkması durumunda, Yüksek Komiser’in oyu ayırıcı oy olacaktı. Kavanin Meclisi seçimleri için İngilizler Ada’yı Lefkoşa-Girne, Mağusa- Larnaka ve Limasol-Baf olmak üzere üç seçim bölgesine ayırmışlardı. Her seçim bölgesinde 1’i müslüman, 3’ü hıristiyanlarca seçilmek üzere 4 üye görev yapacaktı. Kavanin Meclisi adıyla kurdukları meclise seçilecek milletvekilleri halkın haklarının savunulması açısından hayati önem taşımaktaydı.
İngiliz Sömürge Yönetimi Kıbrıs Halklarını iyi etüt etmişti. İlk olarak halkların bağımsızlıklarına ulaşmamalarında en etkili yolun mevcut statükonun korunması yani dini esaslı cemaat anlayışının pekişmesini sağlayacak yapıların güçlendirilmesinden geçtiğini tespit etmişlerdi.Türk ve Elen halklarının birlikte mücadelesini engellemek için Kavanin Meclisi’nde bulunan 9 Rum üyeye karşın 6 resmi üye (İngiliz) ile 3 Türk üyenin birlikte hareket etmesini neredeyse zorunlu hale getirmişti.
Böl ve Yönet politikalarının bir gereği olarak da Osmanlı’dan kalan Evkaf İdaresinin başına hükümetle işbirliği yapacak ılımlı (İşbirlikçi) şahsiyetler özenle getirilmiştir. İngilizler bu dönemde Kıbrıs Türk Halkını müslümanlık kimliğine sıkıştırarak ulusal bilinçle hareket etmesini engellemiştir. 1925’e gelindiğinde İngiliz Hükümeti Kıbrıs Türk Halkına adeta ikinci sınıf muamele yapmaktaydı. Kıbrıs Türk Halkının içinden ekselanslarının sömürge yönetimine tam bağımlı kuklalar seçmişler, halkın ağır vergiler altında zor günler yaşamasına, esnafın tefecilerin eline düşmesine sebebiyet veren işbirlikçi seçkin bir zümre yaratılmasına zemin hazırlamışlardı. Kıbrıs Türk Halkı ise çaresizlik içerisinde hükümetle iyi ilişkileri olan bu bencil zümrenin şahsi çıkarlarını ve ekselanslarının politikalarını ön planda tuttuğu yıllarda artık gelecekten umudunu kesmiş, bitap durumdaydı.  
Bu düzenin değişmesinin gerektiğini düşünen genç bir adam kalbindeki sesi dinleyerek büyük bir cesaret gösterir. Necati Özkan 1930’da Kavanin Meclisi seçimlerine yanına aldığı ezilen halkın sesine kulak veren arkadaşlarıyla birlikte İngiliz Sömürge Yönetimi’nin desteklediği “Evkafçı” adaylara karşı “Halkçılar” olarak aday olurlar. İşte halkın üzerindeki umutsuzluk perdesi ilk kez o zaman kalkar. Necati Özkan ve arkadaşları, halkın yıllardır çektiği sıkıntıları ve işbirlikçi evkafçıların halka ihanetlerini en iyi görenlerdi. Bu duruma son vermek ve Kıbrıs Türk halkının menfaatlerini korumak için aday olmuşlardı. O güne kadar bütün Kavanin Meclisi seçimlerini İngilizlerin desteklediği ve hükümet imkanlarını sınırsız kullanan evkafçı grup kazanmaktaydı. Bu düzeni yıkmak için Necati Özkan’ın birinci seçim bölgesi olarak belirlenen ve Evkaf Murahhası Sir Münir’in de aday olduğu Lefkoşa-Girne kazasından aday olması gerekiyordu. Necati Özkan 1925’de daha Lefkoşa Belediye azalığı görevini yürütürken mevcut durumu değiştirmenin tek çaresinin; yani halkının onurunu iade edecek, halkın cesaretini yerine getirecek ilk adımın bu birinci seçim bölgesinde ekselanslarının desteklediği Evkafçıların Lideri konumundaki Münir Bey’in karşısına çıkarak olabileceğini görmüştü. İngilizlerin desteklediği bu grup tüm hükümet imkanlarını kullanmakta, rüşvet almakta, halkına ihanet ederek kamu işlerinin yolsuzluklarla yürütülmesini çanak tutuyorlardı. İngiliz çıkarlarına asla ters düşmemeye özen gösteren bu vekiller Kavanin Meclisi’nde de halkın zararına olacak birçok işe imza atmaktaydılar. O günlerde yayınlanan Söz Gazetesinin baş muhabiri Muallim Mehmet Remzi Bey’in devamlı suretle evkafçıların halka ihanetini yansıtan köşe yazıları içler acısı durumu ortaya koymaktaydı. Necati Özkan ise neden aday olduğunu her fırsatta halkına anlatıyor ve halkın düşmanı olan bu işbirlikçilere karşı cesurca konuşmalar yapıyordu. Yine Söz Gazetesi’nin yazarlarından Avukat Ahmet Raşit Bey’in bir köşe yazısında Kavanin Meclisi’nde milletvekilliği yapan bu halk düşmanlarına karşı yönettiği sorular oldukça dikkat çekicidir: “... 1- Bir kimse Kavanin azası iken, bu sıfata haiz olduğu salâhiyeti suistimal ederek birisinden rüşvet alırsa, böyle bir adam milletvekili olabilir mi? 2- Rüşvet maddesinden dolayı cinayet mahkemesi huzurunda cürümünü kabul ederek tecil-i ceza ile kefalete rabdedilen bir Kavanin azası tekrar intihab (seçilme hakkı) olunmak için milletçe ehliyete malik midir? 3- 1925 senesinde Evkaf’ın siyasete karışması aleyhinde olan ve evkaf partisi aleyhinde olarak Kavanin azalığına çıkan bir kimse, intihabı kazandıktan sonra aleyhinde bulunduğu evkafçılığa iltihak eder ve onun bütün memleketin başında yolunması için adeta bir fedai gibi çalışırsa halkın kendisini intihab ettiği esasa hinayet etmiş ve bu seretle halkı aldatmış olmuyor mu? Ve artık böyle bir kimse şayan-ı itimat mıdır? 4- Lise komisyonu aza-i tabiyesi sıfatıyla mektebin tedrisat (öğretim), inzibat (asayiş) ve sairesini yakından teftiş etmek vazifesi iken, mümeyiz-i mahsus ünvanına takılarak bu mektebin imtihanlarında bulunduğu günler zarfında ağır yevmiyeler alan ve fakir halkın hazinesine bar olan bir adam halkın zararına olarak kendi menfaat-ı şahsiyesi için çalışmış olmuyor mu? 5- Bir lise idaresinde milletin adem-i iktidarından bahsederek milli mevcudiyetimizin temelini sarsan ve liseyi “koleje” tahvil için baş vurmadık vasait bırakmayan bir milletvekili, vazifesini hüsn-ü ifa etmiş olur mu? 6-Şeref ve haysiyetini, hukuk ve menfaatini müdefaaya mecbur olduğu milleti, Kavanin salonunda en ağır hakaret olan cehaletle itham ve teşhir eden bir kimsenin, millet namına öyle bir mecliste bulunmasına cevap var mıdır? 7- Mektebin başına bir İngiliz müdür getirmek için kıyamet koparan ve ondan sonra da iki sene zarfında hemen hemen semtine hiç uğramayan bir Kavanin azası fikirlerinde samimi olarak kabul edilebilir mi? ...” 1
Evkafçılar olarak bilinen ve ekselanslarının sözünden çıkmayarak halkın sıkıntılarını görmezden gelen Kavanin vekillerinin liderliğini üstlenen Sir Münir’ün karşısında artık halkının tam güvenini kazanan samimi bir lider vardı. Halkın Liderinin gittiği her köy, kasaba ziyaretinde mersin dalları yollara seriliyor, halktan ise “Geç öne doğru yol göster Necati, bağrımız yanıktır, su ver Necati” sloganları yükseliyordu. Artık mücadele bir halk hareketine dönüşmüştü. Halkın Liderinin yarattığı ruhla artık etrafa mersin kokuları yayılıyor, halkın arasında da onur, adalet ve dürüst insanların sıcaklığı “biz” bilincini yeniden bina ediyordu.
2 Ekim 1930 Perşembe günü akşam saat 20.00’de Necati Özkan liderliğindeki Halkçı grubun konuşmalarını dinlemek için Lefkoşa’ya gelen yaklaşık 3000 civarı insan heyecanla beklemekteydi. Ekselanslarının uşakları ve evkafçıların destekçileri para karşılığı bir grup sarhoşu halkı rencide ve tahrik etsinler diye bu miting alanına yollamışlardı. Bu sarhoşların sağa sola sataşarak Necati Özkan’ın konuşmasını engellemek için geldiği açıktı. Bu çok çirkin durum karşısında orada bulunan binlerce halk patlamaya hazır bir volkan gibi öfkeyle dolmuştu. Halkın Liderinin tek bir cümlesi bu kendini bilmez 5-10 kişilik grubun linç edilmesini sağlayabilirdi. Fakat Necati Özkan bunun bilinçli bir provakasyon olduğunu bildiğinden, halkının yek vücut bir mücadele için cepheleşmesine hizmet eden bir reaksiyona izin vermeyerek, onların bağırma ve çağırması arasında konuşmasına devam etmiştir. Necati Özkan, halkın çıkarları yerine hükümet ve şahsi çıkar peşinde koşanların başında Sir Münir Bey’in geldiğini ve bunun halkına ihanetten başka birşey olmadığı mealinde konuştuktan sonra halkın kudretinin herşeyin üzerinde olduğunu vurgulamıştır.  O günün unutulmaz olaylarından biri de Halkın Liderinin konuşmasının ardına heyecanlanan Avukat Fadıl Niyazi Korkut’un toplantının huzurunu kaçırmak için gelen sarhoş gruba hiddetlenerek otele çıkıp tüm kuvvetiyle: “Halkın Sesi, halkın sesidir ve bir avuç sarhoşun gürültüsü ile bu ses susturulamaz.” demiştir.  Ardından kürsüden söz alarak Halkın Liderinin yanında olmanın halkın yanında olmak anlamına geldiğini söyleyerek konuşmasına başlayan Söz Gazetesi Baş Muhabiri Muallim Mehmet Remzi halka şöyle seslenmişti: ... Kımıldayış, çok mühim ve kıymetlidir efendiler. Lefkoşa ve Girne kazalarını baştanbaşa gezdik. Halk ile yakından temasa geldik. Dertlerimiz birdir. Menfaatlerimiz müşterektir. Halkın bizi istikbal etmesi, halkın bize yanaşması ve halkın bakışı aşikâr gösteriyor ki meselemiz, kurtuluş davamız halk tarafından anlaşılmış ve benimsenmiştir. Onun için diyoruz ki bu, halkın kımıldanışıdır. Halkın hareketi en cebbar kuvvetleri bile devirir. Halkın pazusunu bükecek bir kuvvet yoktur. Bu hareketi durdurmak ve halkın hak isteyen sesini boğmak isteyenler ve buna çalışanlar vardır; fakat bunlar halka yanaşmaktan korkuyor, saklanıyorlar ve kendi namlarına işte size bu keyifli ve şataretli çocukları gönderiyorlar. Eğer Münir Bey’in halka hürmeti olsaydı şüphe etmeyiz ki bu sarhoşları buraya göndermez ve sizi mütemadiyen rahatsız etmeye tenezzül etmezdi. Sevininiz, eğleniniz çocuklar, çünkü sevincinizin son saatlerini yaşıyorsunuz. Şimdi halk ağlıyor siz neşeleniyorsunuz. Yarın halk gülecek ve siz susmağa mecbur olacaksınız.2
Kıbrıslı Türk Halkının siyasal tarihinde gurur yıllarıdır O’nun 1930 Kavanin Meclisi seçimlerindeki cesur duruşu. Necati Özkan , sömürge yönetiminin işbirlikçilerine karşı çıkmıştı. Halkını ezen, şahsi menfaatten, rüşvetten başka hiçbir düşüncesi olmayanlara karşı bu mücadelede cesurca öne atılarak halkını umutsuzluktan kurtarmıştı. Halkın ayaklar altına alınan onurunu korumak için çıktığı yolda halkını karanlıktan aydınlığa doğru götürmüştü.  Direnişin sembolü mersin dalıydı. Halkın bağrı yanıktı,  sömürgeden yana olanlar ise çok rahattı. Fakat kısa sürede ortaya çıkan bu temiz ve cesur yürekler işbirlikçi halk düşmanlarının nihayet huzurunu bozmuştu. Halkın Lideri konumuna gelen Necati Özkan’ın her söyleminde evkafçıların mevcut kokuşmuş tarafgil siyasetleri adeta boğuluyordu.  Mersin Dallı Halkın Liderine, Ada’nın her yerinde halkı sahip çıkıyordu. Lefke’de Yıldız Kıraathanesini açmaya hazırlanan meşhur kahveci Haşim Ağa, Necati Bey’i her yerde kötüleyerek destek arayan Evkafçı grubun Lefke’yi ziyaret edeceğini duyunca gelecek olan sömürge yanlısı ekibe hemen halkın diliyle muazzam bir karşılama hazırlar. O gün Haşim Ağa baştan aşağı mersin dalıyla süslediği eşeğe ters binerek arkasına aldığı kalabalık kitleyle Lefke çarşısına girmeye çalışan Sir Münir taraftarlarına “Necati ve yalnız Necati” naralarıyla Halkın kudretini bir kez daha göstermiş olur.
Sandık günü gelip çatmıştı. 15 Ekim günü sandıkların kurulduğu mahaller adeta halk tarafından zapt edilmişti. Necati Özkan’ın halkına verdiği güven ve umutla o gün Kıbrıs’ın dört bir yanı mersin dallarıyla süslenmiş bir festival alanına dönüştürülmüştü. Bu halkın yeni bir başlangıç yapması anlamına geliyordu. Artık söz sırası halkındı. Sandıklar sayılmaya ve alınan oyların duyurulmaya başlanmasıyla Necati Özkan’ın halkın sevgilisi ve tek lideri olduğu tescillenmiş oluyordu. Adına halk tarafından sloganlar ve şiirler yazılan ilk ve tek lider olan Necati Özkan’ın en önemli sırrı, meşruiyetini halkından almasıydı. 1930 Kavanin Seçimleri sırasında halkını “biz” bilinciyle birleştirmeyi başarması bu topraklarda nasıl var olacağımızın ipuçlarını bizlere göstermektedir. Siyaset yapacak olanların da halkın sıkıntılarına sırt çevirince, halkın her şart ve baskı altında isyan bayrağını açacağını göstermesi açısından önemli bir tarihsel olay olarak da belleklerimize kazınmıştır.
Kavanin Meclisi seçimlerinden ilk kez halk zaferle çıkmıştı. Necati Özkan artık halkın sesi, gözü ve kulağıydı... 1930 Kavanin Seçimleri, Kıbrıs siyasi tarihinde Halkın Liderini belirlediği dönem olarak tarih sayfalarında yerini alırken, Halkın Liderinin bizlere işaret ettiği noktada halkın kudretinin nelere kadir olacağının izlerini görmekteyiz. O gün Necati Özkan önderliğinde Halkçıların ortaya koyduğu mücadele ruhu halen bu topraklarda halk düşmanlarına karşı bir hayalet olarak kol gezmektedir. Halkın Liderinin bizlere bıraktığı en büyük miras ise, hak, adalet uğruna bu topraklarda hayat bulan temiz ve dürüst insanların yüreklerinde “biz” olma bilincini yaratan o muazzam cesaret tohumlarıdır...

Dipnotlar
1 Girne Milli Arşivi, Söz Gazetesi, 9 Ekim 1930, Sayı:458, Sayfa:1
2  Girne Milli Arşivi, Söz Gazetesi, 9 Ekim 1930, Sayı:458, sayfa:2-3





6 Mart 2016 Pazar

KADIN'IN GÜNLÜĞÜ..




Naim PINAR


KADIN’IN GÜNLÜĞÜ…

Zil çalalı 5 dakika anca olmuştu. Sınıfın kapısında, her zamanki yerinde abim bekliyordu. O gün okula yeni gelen çocuğa kokulu silgimi nereden aldığımı anlatıyordum. Abim her zamanki gibi tüm inceliğiyle; Kadriye yürü eve geç kalıyoruz, narasıyla seslendi. Neymiş, babam onu beni kötülüklerden korusun diye görevlendirmiş. Eve gidene kadar nasıl yürüyeceğimden nasıl konuşacağımdan bahsedip durdu. Eve gelince ilk iş babama kızın her yeni erkekle hemen muhabbeti kuruyor, diye şikayet etti. Babam, bak kızım ailemizin namusu çok önemli, biz namusumuz için yaşarız, bir daha erkeklerle ders dışında konuşma bu doğru değil dedi. Ben daha silgi… diyemeden, hadi yürü bir daha duymayacağım böyle şeyler dedi. Annem her zamanki gibi mutfakta yemek yapmakta, babam ise koltukta uzanmaktaydı. Öğle yemeği hazır mı Aylin diye sordu babam. Annem;Aylin’in iki eli ve bir canı var dedi. Babam, bu kadında çok oldu diye söylenmeye başladı. Annem, yemekler masada, artık siz yersiniz ben işe gecikemem toplantı var, hazırlamam gereken dosyaları yetiştirmem lazım dedi ve çıktı. Babam tüm yemek boyunca annesinin babasına ne kadar saygılı olduğunu ve hatta dedemin bir keresinde evde arkadaşlarıyla konuşurken Derya nenemin istemeden konuşmaya katılıp birkaç laf söylediğinde misafirler gidince nenemi değnekle dövdüğünü hatırladığını söyledi. Babam o zaman tam benimle aynı yaştaymış ve orta birinci sınıfa gidiyormuş. O zaman çok korkmuş ama şimdi daha iyi anlıyormuş babasının oteritesinin önemini. Çok yorgun hissettiğim için babama uykumun geldiğini söyledim, odama çıktım. Aslında çok yorgun değildim.  Odama gidip yalnız kalmak ve ağlamak istiyordum. Bir haftadır vücudumun içine hortumla su doldurulmuş gibi her tarafımı şiş hissediyordum. İçime bir evham ve korku doluyordu. Karnımın alt kısmında ağlamaktan mı bilemediğim kasılmalar oluyordu. Annemin eve gelmesine daha en az üç saat vardı. Üstelik bugün cuma olduğu için Derya neneme gidip bir ihtiyacı var mı diye sorup, biraz oturduktan sonra yanımda olabilecekti. Annemi düşünüp dururken uykuya dalmışım…
 
Büyük karanlık bir odada etrafımda bir hayli kalabalık insan topluluğuyla baş başa kalmıştım. İnsanların yüzünü göremiyor fakat sırayla üzerime doğru geldiklerini tüm bedenimde hissediyordum. Biri kadınlara şiddete hayır diye bağırarak mor gözünü gösteriyor diğeri yasalarda hiçbir hakkımız yok, kim yaptı bu yasaları diye isyan ediyor, öteki iş yerinde bazı erkekler tarafından uğradığı iğrenç tacizlerden bahsediyordu. Bir başkası ayağındaki prangalarla nasıl eşit olabilirim, nasıl yarışabilirim, nasıl yaşayabilirim diye başlayan bir şiir okuyor, bu arada odadaki hiç susmayan kalın ve korkunç ses gittikçe şiddetini artırarak sus kadın diye uğultu yaratarak uğursuz ve fütursuzca dolaşmaya devam ediyordu. Ben ise gittikçe küçülerek korkuya yenik düşüyor ve sesimi duyuramaz duruma geliyordum. Çok acı ve ızdırap dolu saatler yaşıyordum. Odanın kapısını göremiyor olmama rağmen birilerinin durmadan kapıyı çaldığını duyuyordum. O an kapıyı çalanın kim olduğunun hiçbir önemi yoktu. Bir an önce bu korkunç hapishaneden kurtulmak için kapıyı bulup açmayı düşünüyordum. Fakat bir türlü kapının yönünü bulamıyor ve daha da kalabalık bir bağrışmanın içinde acı dolu hikayeleriyle insanlar etrafımda dolaşmaya devam ediyordu.. Sonra aniden Irmak ! Irmak ! diye bir ses ve denizde boğuluyor hissi ile kendimi ofis sandalyesinin üzerinde buluverdim. Aylin hanım; Irmak neyin var kuzum dün gece uyumadın galiba dedi. O lanet iş yerinde yorgunluktan uyumuştum. Aylin hanım çok iyi bir iş arkadaşı ve gerçek bir dosttu. Aylin hanıma işten sonra birer kahve içip biraz dertleşmeye çok ihtiyacım var dedim. Aylin hanım; tabi kuzum 5-10 dakika toparlanayım beraber çıkarız diye yanıtladı. Zaten mesai biteli yarım saat oldu. Şanslıymışsın uzun süre kapıyı çaldım ama açan olmayınca araba anahtarım burada kaldığından aşağıdan yedekle gelip kapıyı açtım yoksa burada kalacaktın. Anlamadığım bir duygu boşalması yaşayarak hıçkıra hıçkıra ağlayarak kadıncağaza sarıldım. Aylin hanım bu halim karşısında hadi bir an önce buradan kaçalım kurtulalım diyebildi.

İş çıkışı devamlı gittiğimiz çok sakin bir mekan olan Themis Cafe’ye oturduk. Burası bana hep huzur vermiştir. Aylin hanım söze başlamasa derdimi anlatmak zor olurdu herhalde. Aylin hanım; Irmak sen daha 30 yaşına yeni girdin, güzel ve akıllı bir kadınsın neden bu kadar üzgünsün. Ben senin hem arkadaşın hem de ablan sayılırım, üstelik kadınlığının en güzel döneminde ne bu bitkinlik? Aylin abla diye başladım konuşmaya, sırayla anlattım. Önce annemin maruz kaldığı şiddet yıllarını hiç unutamadığımı anlattım. Aylin abla dikkatle dinleyip gözlerime bakarak sen Kadriye’yi görmüşmüydün diye sordu. Ben ne demek istediğini anlamadım ama sonra derin bir off çekip sen devam et Irmak, anlat kuzum dedi. Lise ve üniversite yıllarımda yaşadığım korkunç baskıyı ve tacizleri anlattım. Üniversitede annemin tarlada çalışarak tek başına beni ve üç kardeşimi nasıl okuttuğunu, nasıl bir emek ortaya koyduğunu övünerek anlattım. Aylin abla; işte biz buyuz Irmak, kadın olmak budur. Asla boyun eğmemek, asla hakkını cehalete teslim etmemek, yobaza, sapığa ve tüm ataerkil yapılara karşı mücadelemizi sürdürmek. Sen annen gibi mücadeleci bir ruh taşıyorsun. Asla mücadelenden vaz geçmemelisin.

Sanırım beni üzen esas olayı anlatabilmek için annemden güç almak istemiştim. Anneciğimden aldığım güçle Aylin ablama artık esas üzüntümü ve beni bitiren derdimi anlatmaya hazırdım. Her gece rüyamda 159 yaşında ateşler içerisinde yanan bir kadın görüyorum. İsmini veya kim olduğunu halen bilmiyorum. Fakat uzun süredir aynı kabusla uyanıyorum. Önceleri her gece ona karanfil veriyordum. Sebebini veya bunun ne faydası olacağını bilmediğim halde her gece elimde karanfil onu kucaklamak acısını dindirmek istiyordum. O ise buna çok kızıyor, bana birşeyler anlatmaya çalışıyordu. Son günlerde kendimi yakmayı bile düşünmeye başladım. Uykuya daldığım her gece aynı kabusla uyanmaktan yoruldum. Sevgilim dediğim hayatımı paylaşacağım diye düşündüğüm adam sadece cinsel olarak beni istiyor. Beni sadece cinsel obje olarak görüyor. Kabusumu anlattığım zaman ona sadece korku veriyormuşum. Bu nedenle beni terk etti. Ama buna üzülmüyorum. Halen ateşler içerisindeki yaşlı kadının bir gece rahmetli annem kılığında, bir gece tecavüze uğramış bir kadın, bir gece tacize uğrayan genç bir kadın, bir başka gece ise günde 12-14 saat çalışan perişan bir kadın kılığında yanmaya devam etmesine üzülüyorum. Ve hiçbirşey yapamıyorum. Bak Irmak; sen Kadriye’yi görmemiştin. Sana onun hikayesini anlatayım. Kadriye 12 yaşında ilk regl dönemini yaşıyordu. O küçük bedeniyle kimsesiz ve tek başına bir fuhuş çetesinin eline düşmüştü. Para karşılığı bedenini bir et parçası gibi satmışlardı. Ben Hindistan’a eşimle balayına gittiğimde o sokak köşesinde kara kuru çıplak ve pislik içerisinde bir yaban hayvanı gibi itilip kakılıyordu. Yanına gittiğimizde onu Hintli bir çocuk sanmıştık. Sonra bacaklarından akan kanı gördüm. O ise korku içerisinde bize kocaman gözleriyle bakıyor ve anne diyordu. Önce ne olduğunu anlamadık. Daha sonra türkçe konuştuğunu fark ettik. Ona ilk sorum annen nerede oldu. Bana benim annem bir kadın dedi. O an tüm tüylerim diken diken oldu. Eşim ve ben ağlayarak çocuğa sarıldık. Onu oradan kurtarmak için her yolu denedik. İlk önce bunu başaramadık. Fakat daha sonra oradaki kadınlar bize engel olmaya çalışan o iğrenç adamlara kadın dayanışmasını gösterdi. Oradaki hemen hemen tüm kadınlar toplandık ve Kadriye’yi kurtarıp buraya getirdik. Kadriye şu anda kadın sığınma evinin en genç çalışanlarından ve üniversiteye gidiyor.

Ben o zaman Hindistan’da kızıma hamile kaldım. O nedenle o cesur çocuğun bana söylediği benim annem bir kadın sözünü asla unutamam. Bazen rüyalarımız tarihsel mücadelemizin izlerini taşır. Kadriye 12 yaşındaydı ama ruhundaki kadın ateşi alev alevdi. O nedenle kızımın adını Kadriye koyduk. Bu olayı eşimin annesine Derya anneme anlattığımda çocuğunuzun ismi belli oldu demişti. İnşallah ruhu da adı da Kadriye ablası gibi olur dediydi. Eşim çok şakacı bir kişiliğe sahip gerçek bir insandır. Hiçbir ataerkil takıntısı veya bağnaz karakteristik sıkıntısı olmadı. Aksine bununla dalga geçen ve devamlı evde tiyatral konuşmalar yapan biridir. Bugün evden ögle arasından ayrılıken yoğunluktan kalbini kırdım. Şimdi evde oturmuş ben neden kendisini ciddiye alıp öyle cevap verdim diye kendi kendini yiyordur. Kadriye’nin ise sanırım bir sıkıntısı vardı. İstersen gel birlikte bizden geçelim ve sana iki Kadriye’yi de tanıştırayım. Heyecanla ve garip bir mutlulukla peki dedim. Kadriye’lerin ikisini de görebilecek miyim diye sordum. Tabi ki ! Bugün cuma ve akşam yemeğinde Kadriye’ler birlikte olurlar. Bundan sonra cumaları sen de bizimle olabilirsin istersen. Kapıyı iki kez çaldık…

Kapıyı açan beyaz ünüforasıyla isimliğinde Dr. Nil yazan bir kadındı. Merhaba kızlar dedi. Olaylara hiçbir anlam veremiyordum. Dr. ünüformalı kadının elinde benim günlüğüm vardı. O an halen iş yerinde uyuduğumu sandım fakat içeride ateşler içerisindeki yaşlı kadının oturduğunu görünce evde yatağımda ve aynı kabusun başka bir versiyonunu gördüğümü düşünmeye başladım. Dr. Nil ise gelin oturun, bu kadar dolaşma yeter, yorulmuş olmalısınız, dedi. Dr. Nil hanım diğer insanların arasında farklı duruyordu. Sanki o gerçek değilmiş bir hayal ürünü olarak orada bizi karşılamış gibiydi. Kadın olmak kolay değil kızlar dedi. Hele bu yaşadığımız dünyada çok zor ama biz birlikte olmalıyız. Kadriye, Aylin, Derya, Irmak ve Nil biz bir bütünüz. Hep birlikte daha güçlüyüz. O gece Dr. Nil bize son konuşmasını yaptı.

Çok dikkatli beni dinlemenizi istiyorum. Hastahanenin bahçesindeki Themis heykelciğinin oraya nasıl geldiğini bilmelisiniz dedi. Bir gün bir hastamla yaptığım konuşmada bana bu dünyada adalet yasalarının çoğunu erkek eğemen anlayış yazdığını, bu dünyada biz kadınların onların dağıttığı adalet anlayışı yüzünden çekmediği kalmadığını, adalet tanrıçası Themis’in heykeli bu bahçede olursa en azından bir umudumuz ve burada olsun huzurumuz olacağını söylemişti. Ben de bu fikri girişteki düşünen bir adam heykelinden çok daha anlamlı  bulduğumdan adalet dağıtan kadın tanrıça Themis’i bahçemize getirdim. Şimdi sadece günlük sahibiyle konuşmak istiyorum dedi. Bir anda odada Dr. Nil ve ben kaldım. Önce ne çabuk beni bırakıp gittiler diye düşündüm. Nil Hanım; ara ara yeniden seni ziyarete gelirler önce sen gitmelerini iste, bu özel bir konuşma olacak, sadece günlük sahibi ve Dr. Nil kalmalı dedi. Kendimi yalnız hissettim, sadece iki kadın kalmıştık. Dr. Nil tüm günlüğü okumuştu. Bana senin gibi dışarda her yaşta büyük sıkıntılar yaşayan çok kadın var. Her yaşına bir isim vermişsin fakat hepsi sonuçta kadın. Burada kadının adı önemli değil. Ne Kadriye Aylin’siz, ne Aylin Derya’sız, ne de Irmak Nil’siz olmaz. 159 yıl değil binlerce yıl sömürülüp adaletsizliğe uğradık. 159 yıl önce ilk ateş yandı. Fakat onu tutuşturan kıvılcım hep vardı. Çünkü hep kadın olduk, yarattık ve doğurduk. Bunu bir erkeğin anlaması zor iştir. O nedenle sana pozitif ayrım, imtiyaz göstermelerini veya seni özün olan insandan ayrıymış gibi yeniden tanımlamalarına izin verme, mücadele edeceksen önce kendi kendine çabanı ortaya koy. Yumruğunu sık ama yüreğindeki kadın ruhunu ataerkil anlayışla yoğurma. Sen özelsin diye değil insansın diye haklarına sahip çık. Bu günlükte yazan herşey ve dahası her gün, her an, her kadının başına gelen adaletsizliklerden sadece birkaçı. Themis rehberin olsun çünkü senin annen bir kadın…



Bugün Kadriye, Aylin, Derya, Irmak ve Nil tek vücutta tüm kadınlarla birlikte ruhumuzdaki ateşle günlüğümüzü yakıyoruz. Ne bir karanfil, ne bir festival ne de birinden pozitif bir imtiyaza ihtiyacımız var. Ateşimizi gören herkese selam olsun..

KADIN
159 yıl oldu sönmedi, bitmedi ateşin,
Bencil, budala ve aptallar;
New York’ta biter sandılar,
Bitmedi direniş, bitmedi bedenlerin içindeki
Mücadele ruhu,
Yüreğimizdeki alevlerin yoktu cinsiyeti,
Olmadı, olamazdı bu cesur kadınların emsali,
Zetkin ve Lüxsemburg iki devrimci,
Ses verdiler, yüreklerin alevlerine,
Söz verdiler, mücadelenin emekçilerine,
Bugün herkes bilmeli; söz vermenin ne anlama geldiğini,
Yoksa olmaz yüreklerde yanan ateşin bir anlamı,
Anlamsızlaştırılmış alev kendini de söndürür,
Yolunu şaşırınca,
Benim için bugünün anlamı çok büyük,
Çünkü yüreği bu ateşi kaldıracak,
Bu ruhu yaşatacak,
Bir yol arkadaşım, hayat yoldaşım var,
Her an emeğini, sevgisini, fikrini ve aşkını,
Paylaştığım, gerçek bir yoldaş,
Yüreğinin ateşi; asla izin vermez kadının ezilmesine,
Asla ezdirmez yüreğindeki ateşi,
Öyle kimi “devrimci”lere benzemez,
Lafı ağzında gevelemez, Yüreğinden söyler,
Yapıyorum derse yapar, yapmıyorum derse de asla yapmaz,
Ölçülmez mertlik, cinsiyetle veya bir iki uzuvla,
Yürek olmalı insanda yürek,
İçinde şefkat, sevgi ve aşkla tutuşan sıcak bir yürek,
Yüreğine sağlık aşkım,
Yüreğinin bir köşesinde,
Bana ayırdığın yer için,
Bana ataerkil, hastalıklı düşüncelerden kurtulmam için,
Yüreğinin sesini duyma şansı verdiğin için,
Teşekkürler..
Şebnem Şansal Pınar...