16 Haziran 2013 Pazar

SODOM-GOMORRA PİÇLERİ

Naim PINAR
naimpinar@gmail.com

SODOM-GOMORRA PİÇLERİ
“ O iki melek de akşamleyin Sodom’a vardılar; ve Lût Sodom’un kapısında oturuyordu; ve Lût onları görüp onları karşılamak için kalktı; ve yere kapandı; ve dedi; İşte, efendilerim, şimdi kulunuzun evine inin, ve geceyi geçirin, ve ayaklarınızı yıkayın, ve erken kalkıp yolunuza gidersiniz. Ve dediler: Hayır, fakat biz geceyi meydanda geçireceğiz. Ve onları çok zorladı; ve onun yanına indiler, ve evine girdiler; ve onlara ziyafet yaptı, ve mayasız ekmek pişirdi, ve yediler. Fakat onlar yatmazdan önce, şehrin adamları, Sodom adamları, her mahalleden gençten ihtiyara kadar bütün halk, evi sardılar; ve Lût’u çağırıp ona dediler: Bu gece senin yanına giren adamlar nerede? Onları bize çıkar, ve onları bilelim. Ve Lût onlara kapıya çıktı, ve arkasından kapıyı kapadı. Ve dedi: Ey kardeşlerim, rica ederim, kötülük etmeyin. İşte, benim ere varmamış iki kızım var; rica ederim, onları size çıkarayım, ve onlara gözünüzde iyi olana göre yapın; ancak bu adamlara bir şey yapmayın; madem ki damımın gölgesine geldiler. 
Ve dediler: Geri çekil! Ve dediler: bu adam garip olarak geldi, ve kendisini hâkim sayıyor; şimdi sana onlardan ziyade kötülük ederiz. Ve adamı, Lût’u, çok zorladılar, ve kapıyı kırmak için yaklaştılar. Fakat adamlar ellerini uzatıp Lût’u yanlarına, evin içine getirdiler, ve kapıyı kapadılar. Ve evin kapısında olan adamları, küçükten büyüğe kadar körlükle vurdular, şöyle ki, kapıyı bulmak için yoruldular. Ve adamlar Lût’a dediler: Senin burada daha kimin var? Damatlarını ve oğullarını ve kızlarını ve şehirde sana ait olanların hepsini bu yerden çıkar; çünkü biz bu yeri harap edeceğiz, çünkü Rabbin önünde onların feryadı büyümüştür; ve Rab onu harap etmek için bizi gönderdi. Ve Lût çıktı, ve kızlarını alacak olan damatlarına söyleyip dedi; Kalkın, bu yerden kaçın; çünkü Rab şehri harap edecektir. Fakat damatlarının gözünde şaka eder gibi göründü. Ve seher vakti olunca, melekler: Kalk karını ve buradaki iki kızını al, yoksa şehrin fesadı içinde yok olursun, diyerek Lût’u acele ettirdiler. Fakat yavaş davrandı; ve Rab onlara merhametli olarak, adamlar onun elinden, ve karısının elinden, ve iki kızlarının elinden tuttular; ve onu çıkarıp şehrin dışarısına koydular. Ve vaki oldu ki, onları dışarı çıkarmış oldukları zaman, dedi: Canın için kaç; arkana bakma, ve bütün Havzada durma; dağa kaç; yoksa telef olursun. Ve Lût onlara dedi: Aman efendim! İşte, şimdi kulun senin gözünde inayet buldu, ve canımı yaşatmakla bana yaptığın lûtfunu büyük ettin; fakat dağa kaçamam, yoksa kötülük bana yetişir, ve ölürüm. İşte, şimdi bu şehir, oraya kaçmak için yakındır, ve o küçüktür. Şimdi oraya kaçayım ( o küçük değil mi?), ve canım yaşar… Ve Lût Tsoara geldiği zaman, güneş yer üzerine doğmuştu. Ve Rab Sodom üzerine ve Gomorra üzerine Rab tarafından göklerden kükürt ve ateş yağdırdı; ve o şehirleri, ve bütün Havzayı, ve şehirlerde oturanların hepsini, ve toprağın nebatını altüst etti. Fakat karısı onun arkasından geriye baktı, ve bir tuz direği oldu. Ve İbrahim sabahleyin erken kalkıp Rabbin önünde durduğu yere gitti; ve Sodom ve Gomorra’ya doğru baktı, ve gördü, ve işte, yerin dumanı ocak dumanı gibi çıkıyordu.” 1
Eski Ahit’te anlatılan hikâyeye göre, Sodom ve Gomorra şehirlerinin halkı o denli ahlaksızmış ki Peygamber Lût’un misafiri olan iki meleğin ırzına geçmeye kalkmışlar. Lût onlara kendi bakire kızlarını teklif etmesine rağmen isteklerinde inat etmişler. Bu iki melek Lût ve ailesini kurtardıktan sonra şehri “yıkıp, yok edip” yerle bir etmişlerdir. Lût’un karısı son anda dönüp baktığı için o da taş kesilmiş.
Türkiye’de AKP iktidarından sonra çok şey değişmiştir. Sağlıktan, eğitime, ulaşımdan ekonomiye her alanda 90 yıllık Cumhuriyet’te yapılmayan birçok icraat hayat bulmuş, milli selamet geleneğinin son nesil sürümü olan AKP, üç dönem yüksek oylarla ve demokratik yollarla devlette tam hâkimiyeti sağlamıştır. Militarist devletten sivil devlete geçiş sağlanmış, devlet içerisindeki derinlik yerini serinliğe bırakmıştır. Fakat kişi hak ve özgürlüklerine gelince, AKP adeta geçmişte kendi dünya görüşüne yapılan saldırıların intikamını alırcasına, özgürlükleri başörtüsünün serbestliği mevzuuna indirgemiş ve kılık kıyafetten tutun da geriye kalan muhalif kesimlerin özgürlük alanlarına saldırmaya başlamıştır. Eline geçirdiği tek yüzü kör demokrasi kılıcını sağa sola sallamaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin “Ilımlı İslam”la yoğrulmak istenmesi halkın bir kısmında tedirginlik yaratmıştır. Öte yandan iktidardan her gideceğini hissettiğinde rejim tehlikede türküsünü söyleyen ve generalleri darbeye davet eden CHP’nin demokrasiden habersiz olması ve muhalefette bile halkına sosyal projelerle ümit veremeyen, değişmez yapısı sonucu, Türkiye’nin büyük çoğunluğunun ümitsizce, güçlü olandan yana biat etmesini getirmiştir.
Türkiye “aydınlarının” büyük çoğunluğu çağdaşlık ve demokrasi algısı ise çeşitli (Kemalizm, Türkçülük vb.) kalıplar nedeniyle perspektifi dar, vizyonsuz felsefi tartışmaların kısır döngüsünde kalmaktadır. Türkiye’de vizyon sahibi aydınlar ise, küçük azınlık bir grup olarak feryat etmektedirler. AKP hükümetinin 20 gündür başına adeta bela olan Taksim Gezi Parkı Direnişçileri aslında sadece yeşil dostu bir protesto için orda değildirler. Zaten bunu herkes açıkça görmektedir. Fakat Tayip Erdoğan’a göre küçük bir grup olan sade vatandaşların oluşturduğu yeşilci grup, sadece bu amaçla ordadır ve bunun dışında birde kışkırtıcı marjinaller var ki, “onlar ideolojiktir”. Refah Partisi iktidarı sırasında yaşanan anti demokratik darbe girişimlerine karşı mücadele vermiş bir kişi olan Tayip Erdoğan’ın ideolojilerle ve batılı anlamda giyinen kesimle hep arası açık olmuştur. Fakat ne gariptir ki, 1997 yılında Refah Yol Hükümetinin iktidardan uzaklaştırılmasından sonra, tekrar iktidara gelmenin anahtarı olarak, AKP hep demokrasiden ve sivilleşmeden bahsetmiştir. Şimdilerde ise Tayip Erdoğan keskin bir dille kitleselleşen bu özgürlük taleplerini dillendirenlere, çapulcu ve yoldan çıkmış ahlaksızlar demekte, gençlerin ulu orta seviştiğinden yakınmakta, alkol’ün sınırlandırması yasasının uygulamada yaratacağı toplumsal çatışma ve kamplaşmayı görmezlikten gelmektedir. Kendisine göre, İslami gençlik dışında bir gençlik ancak yoldan sapan sapkınlar olmaktadır. Bu nedenle medya üzerinde sıkı denetim şart, eğitimde “Ilımlı İslam”a yönelmek şarttır.  Bu amaçla devlet kamusal alanlarda bazı yasaklar koyabilir ve koymalıdır.
 
Şimdi siz değerli okuyucularıma Türkiye’de yayın hayatına 1997 yılında başlayan çok severek okuduğum Doğu-Batı Dergisinin ilk sayısında okuyup hayal kırıklığına uğradığım bir makaleden bahsetmek istiyorum. O günlerde Türkiye’de Refah Yol Hükümeti iktidardaydı ve CHP o bildik yanık türküsüyle Mustafa Kemal’in askerlerini demokrasi ve devletin rejimini korumak maksadıyla müdahaleye çağırmaktaydı, dergide birçok bilim insanı çeşitli konularda kapsamlı makaleler yazıyordu. Fakat bir tanesi vardı ki, Tayip Erdoğan’a ışık tutarcasına döktürmüştü. Kendi gençliğini, çağdaşlık ve demokrasi kavramlarını o müthiş felsefesiyle açıklıyordu. Makalesinin başlığı dikkat çekiciydi: “Fikir Hürriyetinin Sınırlanmasının Lüzumu Üzerine”. Yazar ise Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden Hacettepe’de Prof Dr. unvanı ile Felsefe bölümünde ders veren Fehmi Baykan beyefendiydi. Bu beyefendi, fikir, hürriyet kavramlarını açıkladıktan sonra insanlığın git gide yozlaştığını anlatıyor, ideolojileri bilimsellikten uzak hastalıklar olarak açıklıyordu. Batının ahlak değerlerinin ve biliminin ayakta kalmasını da kilise ve Hıristiyanlık dinine bağlıyordu. Dünyadaki bu “soysuzlaşma” kültürüne de “Sodom-Gomorra” kültürü adını veriyordu. Bakın hocamız Türkiye’nin o günkü portesini nasıl değerlendirmişti: “Piyasadaki pek çok gazete ve televizyon şirketine sahip olan bir-kaç ‘malûm’ holding, sırf kendi menfaatini azamileştirmek için her türlü hukuksuzluğu ve ahlaksızlığı yapmaktadır. Bunların gazete ve televizyonda yaptıklarını serlevhalarla (başlık NP) hatırlatayım: 1- Bunlar son birkaç yıl öncesine kadar Kürtçülüğü ve Alevi kışkırtıcılığını desteklediler. Bunu yaparken de ‘demokrasi, insan hakları, çağdaşlık’ sloganlarını paravan olarak kullandılar. 2- ‘malûm medya’, solcu, Kürtçü yazar-çizer taifesi mahkum edilmeye kalksa hemen yaygara koparır, hukuk düşmanlığı yapar ve o hakimleri teşhir ederler; sonra da ‘brifingci generallerin’ toplantısına katılıp onları ayakta alkışlayan hakim ve savcıları öve öve bitiremezler. 3- ‘malûm medya’ anarşistlerin, solcuların, Kürtçülerin kanunsuz gösteri yürüyüşlerini tarafgirâne bir biçimde sunar; bu esnada polis şayet bu mikropların birine birkaç cop vurmaya kalksa hemen –bu sahneleri milyon kere tekrar ederek- polis düşmanlığı yaparlar. Ama aynı olaylarda bu haşaratın polise küfretmesini, vurmasını, hatta kurşun sıkmasını ya göstermezler yada ‘gençlerin’(!), ‘öğrencilerin’  (!?) tabii haklıymış gibi sunarlar. ‘Malûm medya’ devamlı polis düşmanlığı yaparak, bir taraftan emniyet güçlerini ürkütüp sindirerek görevlerini yapamaz hale getiriyor, öte yandan da halkı polisten soğutuyorlar. Polisin kanunsuz gösteri yapanlara karşı cop kullanması vazifesi ve salahiyeti dâhilindedir. Televizyoncuların kameraları polisin copundan çok daha tehlikelidir ve zarar verir. Ben polisin sadece kanunsuz gösteri yapan şirret militanları değil, aynı şirretliği kalem ve kameralarıyla ika eden sözde gazeteci taifesini de coplamasını anlayışla karşılıyorum. Bu vesileyle hatırlatayım ki, polisin birkaç cop vurmasına ‘işkence’ olarak izam edenler, ‘demokrasiye, insan haklarına, çağdaşlığa’ aykırı diye yeri göğü inleten ilericiler (!), çağdaşlar (!) aynı anda da cuntacı askerleri ve darbeyi alkışlarlar! 4- ‘Malûm medya’ devamlı hadiseleri çarpıtarak sunar, yalan haberler verirler. Kendilerine düşman gördükleri siyasetçilere ve diğer görevlilere iftiralar atarlar; onların beyanlarını ve fiillerini tamamen çarpıtarak halkın gözünde kötülerler. Bunlar, gene kendi tabirleriyle devamlı ‘yargısız infaz’ ediyorlar, suç işliyorlar. 5- Bu cümleden olmak üzere, ‘bu medya’, şahısların özel hayatını ihlal eder, gizli kameralarla, konu fahişeleriyle her türlü edepsizliği ‘araştırmacı gazetecilik’ olarak piyasalarlar. Sonra da bu ‘ahlaksız medya’ döner, emniyet vatandaşın telefonunu dinliyor, diye, izam edilmiş iddialarla devlet düşmanlığı eder. 6- ‘Malum medya’ devamlı şehvet tahrikçiliği yapar, milletin ahlakını bozar. Bunların her gün ekranda gösterdiği filmlerde evlilik dışı cinsi ilişki, zina tabii yaşama şekli olarak sunuluyor. ‘Bu Medya’ her gün göğüsleri bacakları apaçık ortada kadın manzaraları sunar (sanki, ‘dersimiz jinekoloji’imiş gibi). Memlekette ne kadar fahişe varsa ‘sanatçı’(!) namıyla meşhur ediliyor ve bu kepaze mahlukların dejenere yaşama şekilleri ‘çağdaşlığın’ icabı olarak halka sunuluyor. Televizyonda beş vakit bunları seyreden yeni nesiller de, haliyle gördüklerinin tesirinde kalıyorlar ve bu şekilde davranıyorlar. Şu caddelerin haline bakın! Kadınlar kızlar, sanki ‘müşteriye çıkmış fahişe’ kılığında dolaşıyorlar. Oğlanlar, saçı-sakalı, kılığı, kulağında küpesiyle tam manasıyla dejenere hippiler. Bu ‘çağdaş gençler’(!) kamuya ait yerlerde, hatta üniversite koridorlarında dahi, sarmaş dolaş öpüşürler etraflarına aldırmadıkları gibi, yanlarından bir hoca geçerken bile takmazlar. Ben bu durumlara –Hacettepe Üniversite’nde- her gün şahidim: İkaz edildikleri zamanda şirretleşirler. Bu SODOM-GOMORRA PİÇLERİ ‘malum basının’, ilericilerin, solcuların, liberallerin, yani cümle garpperestlerin eseridir: İftihar etsinler! Bu münasebetle belirteyim: bu garpperest taife ve onların propagandasının tesirinde kalan askeriye, başörtülülere ve sarıklı-sakallı-sakolu tiplere savaş açtı. ‘Brifingcilerin’ emriyle İstanbul’un bazı semtlerinde de ‘sarıklı’ avına çıkıldı. Şimdi soruyorum; başörtülüleri ve sarıklı-sakoluları tehlike gören çevreler, SODOM- GOMORRA PİÇLERİNİ memlekete faydalı ve lüzumlu mu görüyorlar? Bu yaygınlaşan ve ‘normal yaşama şekli’ haline gelen Sodom-Gomorra Kültürü, yoksa ateizmin (atatürkçülüğün), çağdaşlığın, ilericiliğin, solculuğun tabii icabımı görülüyor? Neden cuntacılar, Batı Çalışma Grupları bu dejenerasyon karşısında tamamen sessiz ve pasiftir? ‘İrtica’ birinci derecede ‘milli tehlike’ de (askeri hedef), bu epidemik (yaygın) hale gelen patolojik ahlaksızlık ‘milli matlup’ mu (talep edilen, istenen), askeri gaye mi?! askeriye ya bu mevzulara hiç karışmasın (ki hukuki olan da budur), yok eğer karışacak ise bari nesnel (objektif) olsun da ‘da büyük tehlikeyi’ de görüp ona karşı tavır koysun (bu vesileyle belirteyim; ben sarıklı-sakolu tipleri savunmadığım gibi, bilakis bunlara da karşıyım. Karşı olmamın sebebi sadece görünüşlerini iğrenç bulmam değil-bu benim şahsi duygumdur- ama, bu taifenin bu kılıkta gezmelerine ‘dinin gereği’ olarak sunmalarıdır. Bu tavırları tamamen yanlıştır: Sarığı-sakoyu ‘sünnet-i seniyye’ görmek ve göstermek beyinsizliktir. İslam’ın sarıkla-sakalla, kıyafetle alakası yoktur. Benim nazarımda sarıklı sakallılar da bir tür hippidir. Nasıl ki 1960’larda batıda kurulu düzene başkaldıran serseriler protestolarını saç-sakala, dejenere kıyafetle ortaya koydular ise, bizdeki şuursuz dinbazlar da kurulu düzene olan tepkilerini aynı şekilde, saç-sakalla, sarıkla ortaya koyuyorlar. Bunların tepkileri aslında, Sodom-Gomorra Kültürünedir…”2
Prof. Dr. Fehmi Baykan, fikir hürriyetinin yasaklanmasının şart olduğunu söylemekte ve TC anayasasının 13. Maddesini (Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlanması)  hatırlatmaktaydı. Bu değerli hocamız, Türkiye’de 1923’e kadar olan dönemi bir düalizm olarak açıklıyor; “Bir yanda “bilâ kaydü şart” batılı olma yanlıları, öte yanda da dini dünya görüşünü terk etmeden ilim ve fennin alınmasından yana olanlar.”3
Baykan,  bu ikili dünya görüşünden batı yanlıları zaferle çıktı, diyor ve ekliyordu;  “YASAK RAHMETTİR”4
Bugün Türkiye’de Taksim Gezi Parkı ile alevlenen olayların 20. Gününe gelindi. Tayip Erdoğan deyim yerindeyse geri adım atmak yerine bu olaylara karışanları ve özgürlük talebinde bulunanları çapulcu ilan etmektedir. Fakat devletin bekası için bir olağanüstü halin ortaya çıkmak üzere olduğunu hissettiren açıklamalar yapmaktadır. Tıpkı ‘irtica’ korkusuyla generallerin ve derin siyasetin yıllarca İslamik değerlere saldırısı gibi, ülkenin (DEVLET) tehdit altında olduğunu ve bunun dış bağlantılı olduğunu söyleyerek bir olağanüstü hal çığırtkanlığı yapılmaktadır. Yasakçı zihniyetin demokrasiyle iktidara geldiği birçok örnek tarihte gizlidir. Bunların en çarpıcı olanı ve modern totalitarizmin en güzel örneğini teşkil eden Nazi devleti örneğine bakarsak; “Hitler iktidarı alır almaz (ya da daha doğru bir değişle, iktidar ona teslim edilir edilmez), 28 Şubat’ta Halkın ve Devletin Korunması Kararı’nı ilan etti; bu karar, Weimar Anayasası’nın kişisel özgürlüklerle ilgili maddelerini askıya alıyordu. Karar hiçbir zaman yürürlükten kaldırılamadı, öyle ki bütün Üçüncü Reich hukuki açıdan on iki yıl boyunca süren bir olağanüstü hal olarak değerlendirilebilir. Bu açıdan modern totalitarizm, olağanüstü hal aracılığıyla yalnızca siyasi hasımların değil, şu ya da bu nedenden ötürü siyasi sistemle bütünleştirilemeyecekleri belli olan yurttaş kesimlerinin bedenen ortadan kaldırılmasına izin veren yasal bir iç savaş olarak tanımlanabilir.”5 Agamben, İşte Hitler’in uygulamalarından günümüze Olağan üstü hal uygulamaları, “kalıcı acil durum halinin iradi olarak oluşturulması (büyük bir olasılıkla teknik açıdan bu dile getirilmese de), çağdaş devletlerin demokratik denilenlerinin de temel uygulamalarından biri haline geldi” demektedir. Tayip Erdoğan başkanlığındaki Hükümet önümüzdeki günlerde olağan üstü hal çağrısı yapıp Prof. Dr. Fehmi Baykan’ın bahsettiği TC anayasasının 13. Maddesinden bahseder mi diye düşünmeden edemiyor insan!
Türkiye’de 1997’de Prof. Dr. Fehmi Baykan’ın Sodom-Gomorra Piçleri diye tanıttığı üniversite gençliğinin bugün, fikir hürriyeti için savaş veren çapulcular olarak sahne alması ve Tayip Erdoğan’ın Fehmi Baykan ile aynı örnekleri vermesi acaba bir tesadüf müdür?


Dipnotlar
1 Eski Ahit ,Tekvin, Bap 19
2 Baykan, Fehmi, Fikir Hürriyetinin Sınırlanmasının Lüzumu Üzerine, Doğu-Batı Dergisi, Yıl:1 Sayı:1 Kasım,Aralık 1997 Sayfa: 110-112
3 Baykan, Fehmi, Fikir Hürriyetinin Sınırlanmasının Lüzumu Üzerine, Doğu-Batı Dergisi, Yıl:1 Sayı:1 Kasım,Aralık 1997 Sayfa: 117
4 Baykan, Fehmi, Fikir Hürriyetinin Sınırlanmasının Lüzumu Üzerine, Doğu-Batı Dergisi, Yıl:1 Sayı:1 Kasım,Aralık 1997 Sayfa: 121
5 Agamben, Giorgio, Olağanüstü Hal, varlık yayınları, Sayı:967, 1.Basım, Nisan 2008, Sayfa: 9


3 Haziran 2013 Pazartesi

CTP-BG NE YAPMALI?

Naim PINAR

CTP-BG NE YAPMALI?
Saray Otel, 27 Aralık 1970 tarihinde bir grup demokrat aydına ev sahipliği yapar. Bu demokrat aydınlar, iki yıldır devam eden çabalarının sonucunda, halkın yararına çalışacak bir siyasal partinin kuruluş bildirgesini buradan duyurur, halkına… Yeni partinin ismi bile kesin değildir. Fakat partinin halkı ezenlere ve hamasetle uyutup soyanlara karşı kesin bir muhalif tavrı vardır. Gençlere önem veren, Kıbrıs Sorunu’nun bir an önce bitmesini isteyen, üreten bir toplum düşleyen aydınlar, cesaretle baştaki Kıbrıs Türk Yönetimi Yürütme Kuruluna (Liderliğe) karşı oldukça sert eleştirilerde bulunurlar. 25 Aralık 1970 tarihli “Savaş Gazetesi”nde, hazırlık çalışmalarını yürüten ekip, parti adı olarak “Cumhuriyetçi Türk Partisi”, “Demokrat Türk Partisi” ve daha başka isimler üzerindeki kesin kararlarını 27 Aralık 1970 pazar günü yapılacak kuruluş toplantısında açıklayacaklarını bildiriyorlardı. Açıklamada, aynı gün yapılacak kurucular toplantısında parti tüzüğü ile parti programı tespit edilip, genel kurula kadar partiyi idare edecek Parti Meclisi seçilecek ve toplantı sonunda bir bildiri yayınlanarak halka açıklamalarda bulunacak denmekteydi. 1



Yeni partinin liderliğini üstlenen Av. A. M. Berberoğlu “Savaş Gazetesi”ne verdiği mülakatta şöyle diyordu: “Siyasi Partinin kuruluşu ile Kıbrıs Türk Toplumuna çok önemli bir hizmette bulunacağımıza inanıyorum. Toplumumuzun böyle bir örgüte sahip olmanın huzur ve gururunu duyacağından eminim. Kıbrıs Türk Toplumu bu siyasi aşamaya çok evvelden layıktı. Her sahada olduğu gibi olağanüstü hal dolayısıyla bu gelişme gecikmiştir. Demokratik düzenin kökleşmesi, Toplum ve kişi haklarımızın en kısa zamanda gerçekleştirilmesi amaçlarımızın başındadır. Toplumumuzun var olma mücadelesinde ve gelişme direnmesinde bize sırt çevirenlere ve bu kişilerin tutumlarına kıymet vermeden doğru bildiğimiz yoldan ayrılmayacağız. Tek parti rejiminin karşısındayız. Kuruluşumuzdan sonra, görüşlerimizi paylaşmayan çevrelere mensup kişilerin de birleşerek ikinci bir siyasi parti kurmalarını olumlu karşılayacak, bundan kıvanç duyacağız. Aydın çevrelerle, işçilerimizle, köylümüzle, esnafımızla ve bilinçli gençliğimizle el ele vererek ortak bir cephe kurmayı gerçekleştirmek yönünde çaba sarf edeceğiz. Toplumumuzun huzur ve refah içinde, geleceğinden emin olabileceği bir düzende yaşamasını sağlamak asıl gayemiz olacaktır.”2 Berberoğlu’nun sözcülüğünü yaptığı demokrat aydın grup, toplumsal sorunlara değinmekte, diktatörlük rejimine dönüşen liderliğin adeta önüne dikilmekteydi. 27 Aralık 1970 Pazar günü gelip çattığında, değişimden, ilerlemeden ve demokrasiden yana olanların partisi ilan ediliyordu. Artık siyasi tarihimizde demokrasi, değişim ve ilerlemenin adresi olarak “Cumhuriyetçi Türk Partisi” adı hep yazılıp çizilecekti. Peki ama CTP kurulduğunda sol bir parti miydi? Tabi ki ideolojik olarak sol bir parti değildi. Fakat Sol’un felsefesi açısından kesinlikle bunu içinde barındırmaktaydı. Cumhuriyetçi Türk Partisi, iki yıllık sancıdan sonra bir pazar günü, Saray Otel’de siyasal yaşama şu bildiriyle merhaba diyordu: “27 Aralık 1970 tarihinde kurulan Cumhuriyetçi Türk Partisi, Aziz Kıbrıs Türk halkına programının önemli prensiplerinden bazılarını duyurmakla kıvanç duyar. 1- Cumhuriyetçi Türk Partisi: Batılı anlamda demokratik düzeni; insan şeref ve haysiyetine yaraşır, yurttaşın düşünce, hareket ve vicdan hürriyetine saygılı, faziletli, ileri bir toplum düzeni olarak kabul eder. 2- Cumhuriyetçi Türk Partisi: Kadın ve erkek her Türk’ün ileri ve müreffeh bir hayat düzeyine ulaşmak için, halinden ve geleceğinden emin olarak, bütün imkânlarını serbestçe kullanmasını, halk egemenliği, hukuk devleti, sosyal adalet ve güvenlik esaslarına dayanan milli değerlerden kuvvet alan demokratik bir toplum düzeninin gerçekleşmesini ve Anavatan Türkiye ile her sahada daha yapıcı ve daha sıkı ilişkilerde bulunmasını amaç bilir. 3-Cumhuriyetçi Türk Partisi: Devlet idaresinin, Türk toplumuna anlaşmalarla tanınan bütün haklar mahfuz kalmak şartıyla, Kıbrıs’ta iki milli toplumun ortaklık esasına dayanması gerektiğine inanır. 4- Cumhuriyetçi Türk Partisi: Milliyetçiliği, Türk toplumunun bütünlüğünü ve bunun dayandığı milli ruh ve bilinci yaratmak ve korumak anlamına alır. 5- Cumhuriyetçi Türk Partisi: Devrimciliği, daima değişen dünya ve memleket şartları karşısında hayatın güvenlik içinde yükseltilmesi, Türk toplumunu her bakımdan ileri bir düzeye eriştirmek ve Atatürk devrim ve prensiplerini özenle korumak anlamına alır. 6- Cumhuriyetçi Türk Partisi: Toplumumuzu iktisaden kalkındırmak gereğine ve her sınıfın yaşama şartlarının sosyal adalet ve güvenlik içinde yükseltilmesine dayanan sosyal düzen ve sosyal demokrasi prensiplerinin eksiksiz uygulanmasını ister. 7-  Cumhuriyetçi Türk Partisi: Devlet idaresinde tarafsızlığın esas olduğuna inanır. 8- Cumhuriyetçi Türk Partisi: Memurların gerek hizmete alınmasında gerek hizmet içindeki terfiinde, her türlü siyasi etkiden uzak kalınarak liyakat ve ehliyetin esas tutulmasından yanadır. 9- Cumhuriyetçi Türk Partisi: Kanun koruyuculuğundan yoksun işçi bırakmamayı ve emeği sömürüden korumak için gerekli tedbirlerin alınmasını amaç bilir. 10- Cumhuriyetçi Türk Partisi: Milli gelirimizin önemli bir kısmını meydana getiren zirai üretimin öncelikle artırılmasını ve pazarlanmasını, varlığımızın devamı için zaruri sayar. 11- Cumhuriyetçi Türk Partisi: Toplumumuzun ekonomisinin gelişmesi için ön planda küçük sanayi tutulmak üzere sanayileşmeğe büyük önem verir. 12- Cumhuriyetçi Türk Partisi: Olaylar nedeniyle göçmen durumuna düşmüş vatandaşlarımızın uğradıkları zarar ve ziyanın en erken bir zamanda karşılanması ve her türlü güvenlik tedbirlerinin alınarak yuvalarına dönmelerini ve tüketici durumdan üretici duruma geçmelerinin sağlanmasını gerekli görür. 13- Cumhuriyetçi Türk Partisi: Yüksek öğrenim gençliğini düşman kamplara ayıracak ve gençleri birbirine düşürecek her türlü davranışlara karşıdır. Gençlerimizi Atatürk prensiplerine bağlı bir bütün olarak kabul eder ve bu şekilde eğitmeği görev sayar.” 3
CTP’nin kuruluş bildirgesi yukarıdaki 13 maddelik metinden ibarettir. Bildiride, hemen dikkat çeken “Anavatan” ve “Milliyetçilik” gibi kavramların kullanılmış olmasıdır. Fakat hemen belirtmek gerek ki, bildiri “Devrimcilik”, “Demokrasi”, “Sosyal Adalet”, “Tarafsızlık”, “Liyakat ve ehliyetli kişilerin memur alınması”, “Sendikalaşma”, “Sanayileşme”, “Üreten toplum” ve “Gençliğe” büyük önem vermektedir. Kısaca yeni kurulan parti, Kıbrıslı Türklere değişimin kaçınılmaz olduğunu bildirmekteydi.  Aradan yıllar geçmiş ve CTP’nin demokrat aydın kurucularının önem verdiği gençlik partide etkin rol oynamaya başlamıştır. O günlerin yüksek öğrenim gençliği, partinin değişimden yana felsefesinden yararlanarak partiyi dönüştürmüş ve CTP artık 1980’lere gelindiğinde “Sosyalist” çizgiye daha yakın bir konuma gelmişti. Yıllar geçmiş 2000’li yıllara gelinmiş, o günün yeni partisi bugünlerin köklü partisi olmuş ve dahası artık “Sosyalist Enternasyonal”e üye olmuştur. Yani partinin sosyalist değerlerin dışında hareket etmesi, artık hem emek çevrelerini hem de “Sosyalist Enternasyonal”e üye partileri de ilgilendirmektedir.
Geçmişten günümüze solcu ve sağcı kavramı çok farklı anlamlar kazanmıştır. Değişmeyen tek şey solun felsefesi olmuştur. ilk kez siyasal literatüre sol ve sağ ayrımı, 1789 Fransız Devrimi öncesi girmiştir: Burada devrim öncesi kurulan Fransız Konvansiyon Meclisi’nde başkana göre sağda oturan temsilciler ki bunları kral seçmekteydi, sağcı, halkın seçtiği ve başkana göre solda oturanlar ise solcu, yani burjuvazi solu temsil etmekteydi. Zira o zamanlar sağda oturanlar; ruhban sınıfı ve aristokratlar statüko yanlısı, gerici kesimdi. Burjuvazi ise çağının ilerici, devrimci kesimini temsil ediyordu. Sol ve sağ kavramının ilk ortaya çıkışı böyleydi. Fakat solu temsil eden burjuvazinin kralı devirerek (1789) yönetimi ele geçirmesinden 60 yıl sonra halkın haklarını, ilerlemeden, değişimden yana devinimini savunanın burjuvazi olmadığı görüldü. 1848’de Karl Marks’ın ortaya attığı değerler manzumesine göre artık burjuvazi, sağın temsilcisiydi. İlerici rolü son bulmuş, gerici konuma düşmüştü. CTP’nin 22. Olağan Kurultayından önce araştırmacı, yazar Dr. Nazım Beratlı, “CTP De Değişmeli Ama Ne?” adıyla parti içine yönelik yazmış olduğu kitabında bakın sol-sağ kavramları üzerine ne diyor: “…Sol herhangi bir politik hareketin üzerine alıp, sonsuza kadar taşıyacağı bir niteleme değildir. Tarihin herhangi bir döneminde, ilerlemeye, halkın genel çıkarlarına, daha genel bir deyimle, refah ve özgürlüğün eşit dağılımına yönelik politikaları savunan ve uygulayan politik güçlere sol: mevcut durumun korunması için mücadele eden, statükodan çıkarı olan güçlere de sağ denilmektedir. Ve görüldüğü gibi bu da göreceli bir kavramdır. Dün solcu; bugün sağcı olmak mümkündür. Ayraç, ilerlemeden, değişimden yana olmak veya olmamaktır.” 4
Solcu olmak veya sağda kalmak işte Beratlı’nın “Ayraç, ilerlemeden, değişimden yana olmak veya olmamak” diye özetlediği sol felsefe CTP’nin kuruluşunda mevcuttu. Fakat yıllar içerisinde yaşanan iktidar dönemleri ve parti içerisindeki çeşitli eksikliklerden toplum nezdinde CTP, ciddi yara almıştır. Bugün sömürünün niteliği ve Marks’ın Proletarya tanımı boyut değiştirmiştir. Değişmeyen tek şey değişimin kaçınılmaz olduğu gerçeğidir. CTP’nin kuruluş bildirgesinde ilerlemeden yana, değişimden yana ruhu hissedersiniz. O günlerde yüksek öğrenim gençliğine kucak açan parti, değişimden yana felsefesini hiç kaybetmemiştir. Fakat sosyal adalet, sömürüye karşı mücadele gibi sosyalist ideolojinin var olma mücadelesinde zaman zaman eleştirilere hedef olmuştur. CTP, bugün 43 yıllık tecrübeyle bir kez daha iktidar olmaya hazırlanıyor. Bu kez, iktidar olmadan birçok çevrenin eleştirilerini üzerinde topluyor: Akademisyenler, sendikalar ve sivil toplum örgütleri, değişimden, ilerlemeden ve sosyalist politikalardan bahsetmeyen bir CTP, ayracın sağında kalacak diyorlar.
CTP-BG’nin her kademesinde görev almış olan Ferdi Sabit Soyer, 17 Mayıs 2013 tarihli Havadis Gazetesine verdiği mülakatta, CTP kurultayına yönelik adaylığı ve çeşitli konularda açıklamalarda bulunmuş, CTP-BG’nin kurultaydan önce iktidara gelirken halka ne yapacağını anlatmasının gerekliliğinden bahsetmişti: “Örneğin hangi daireler birleştirilecek, özerkleştirme politikamız ne olacak, kamu verimliliği için ne yapılacak bunları anlatmak gerek…”  demiştir.
Değişimden yana, halkın yararına iktidara aday olunacaksa, bunun somut, sosyalist politikalar şeklinde ortaya konması gerekmektedir. Yoksa UBP’nin yapmış olduğu, anti demokratik uygulamaları düzeltmek, halkın refahını ve özgürleşmesini sağlamaya yetmez. Asgari ücretle geçinmeye mahkûm olan özel sektör emekçilerinin yaşamlarını sürdürmek için çektikleri, gerek psikolojik gerekse de ekonomik sıkıntılara nasıl çareler üretilecek. Örneğin EL-SEN ile görüşülüp, iktidar döneminde birlikte ortaya konacak bir proje açıklanamaz mı? Ücretsiz sağlık, ücretsiz eğitim için ne yapılacağı anlatılamaz mı? Sosyalist değerler ve CTP’nin kuruluşundaki değişimden, ilerlemeden yana ruh bunları yapmaya yeter de artar.  
Sarhoş oldum da
Seni hatırladım yine;
Sol elim,
Acemi elim,
Zavallı elim!

Orhan Veli Kanık


Dipnotlar
1 Girne Milli Arşivi, Savaş Gazetesi, 25 Aralık 1970, Sayı:93, Sayfa: 1
2 AGE, Sayı:3, Sayfa: 1
3 Girne Milli Arşivi, Savaş Gazetesi, 1 Ocak 1971, Sayı:94, Sayfa: 1-4
4 Beratlı, Nazım, CTP De Değişmeli Ama Ne?, Işık Kitabevi, Birinci Baskı, Haziran 2009, Lefkoşa, Sayfa: 5



14 Mayıs 2013 Salı

SİYASETTE YERÇEKİMİ KURAMI


Naim PINAR

SİYASETTE YERÇEKİMİ KURAMI
Prematüre doğan cılız bir çocuğun hikâyesiyle başlar, Yerçekimi Kuramı. Çelimsiz bedeni büyüyüp Cambridge Üniversitesini bitirdiği 1665 yılında İngiltere’yi kırıp geçiren salgın hastalık nedeniyle ülkedeki bütün okullar kapatılır. Okulların tatil edilmesi, çelimsiz dahi için fırsat olur. Doğumundan önce kaybettiği babasının çiftliğine yerleşir. Burada doğayla baş başa geçirdiği iki yıl İnsanlık tarihinin yüzyıllarca yararlanacağı buluş olan “Yerçekimi Kuramı”nın (Gravitasyon) temellerini atmasını sağlar. Issac Newton’un zihninde şekillendirdiği buluşu yazıya dökmesi ancak yirmi yıl sonra, Halley kuyruklu yıldızını bulan astronom dostu Edmund Halley’in teşvik ve yardımlarıyla gerçekleşir. Bilim dünyasının en büyük yapıtı olarak kabul gören ve genellikle Newton’un “Principia”sı olarak bilinen “Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri”ni dostunun maddi katkılarıyla 1687 tarihinde yayınlar.
Newton’un “Gravitasyon” dediği kuvvet gezegenlerin eliptik yörüngeleriyle yerküredeki serbest düşmeyi açıklayan evrensel bir güçtür. Buna göre, evrende var olan herhangi iki nesne birbirini kütlelerinin çarpımıyla doğru, aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olarak çeker.”1

İlişkinin matematiksel ifadesi ise şöyledir: F = G ( M1 M2 ) / r2

Buradaki denklemde;
F iki kütle arasındaki çekim kuvvetinin büyüklüğü,
G Evrensel çekim sabiti 6.68x10-11 N m2 kg-2,
M1 birinci kütlenin büyüklüğü,
M2 ikinci kütlenin büyüklüğü,
r ise iki kütle arasındaki mesafedir.

Siyasette Yerçekimi Kuramı söz konusu olur mu? Söz konusu siyaset, Kıbrıs’ın kuzeyinde yapılıyorsa bal gibi olur.

Dünya’dan izole yaşamaya alışmış/alıştırılmış toplumumuz, Sarayönü’nü mesken tutan siyaset çığırtkanları ve tabi bir de bu işi bilimsel zeminde yaptığını sanan “Bilimsel Sarayönü Politikacıları arasındaki ilişkiyi açıklamak için birçok sosyolog ve araştırmacı kuzey Kıbrıs’ın siyasi yapısı üzerine çeşitli tespitlerde bulunmuşlardır. Bunların arasında en ciddi tespit olan Dr. Salih Egemen’in “Patronaj Sistemi” büyük ölçüde bizlerin siyasi geleneğinin nasıl oluştuğunu özetlemektedir. Bu tespite tamamen katılıyorum. Bu tespitin yanı sıra kuzey Kıbrıs’taki zehirli siyasetin ancak mevcut atmosferin dışına çıkılırsa son bulacağının altını çizmek istiyorum. Bizim siyasetin “devlette” kurumsallaşamadan, siyasette kuramsallaşmış olduğunu düşünüyorum. 
Siyasette Yerçekimi Kuramı derken; bu çarpık yapının kütlelerini (Kitlelerini) oluşturan seçmen ve siyasetçi ile aralarındaki mesafeyi oluşturan rant ilişkisinin boyutlarından bahsediyorum. Newton’un kuramındaki evrensel çekim sabiti ise bizim siyasetteki yerçekimi kuramına göre; patronaj sisteminin argümanları tarafından şekillenmektedir. Bu değişken olmayan argümanlar, birinin adamı olmak, mikro bölgecilik, kendi partin içerisinde bile liste yaparken bu konuyu kamuoyu önünde diğer partilerden örnekler vererek kınayacak yüzsüzlüğe sahip olmak, doktor olmak, siyasetten anlamamak fakat geniş bir aileye sahip olmak, feodal ilişkilerde kendini yetiştirmiş olmak, doksan yaşına kadar yaşayacağının hissini seçmene aktaracak enerjiye sahip olmak, kahvehanelerde her türlü kâğıt oyununa hâkim olmak, meclisten çok halk arasında gezip bazen kendi partine dahi küfredecek kadar kişiliksiz olmak, her seçim parayla satın alınacak kilit kitleleri keşfetme zekâsına sahip olmak, her seçim -eğer varsa- partinin ortaya koyduğu politikalar yerine kendi adına bazen af dileyerek bazen söz vererek seçmeni kandıracak yeteneğe sahip olmak, bu sabitlerin değişmediği atmosferde “Siyasetteki Yerçekimi Kuramı” aşağıdaki gibi özetlenebilir:
                         
İlişkinin matematiksel ifadesi şöyledir:  F= P ( S1 S2 ) / r2



Buradaki denklemde;
F (Fiyasko) İki kitle arasındaki çekim kuvveti arasındaki büyüklük
P (Patronaj Sisteminin Argümanlarının toplamı) Siyasi çekim sabiti
S (Seçmen Kitlesi)
S (Siyasetçi Kitlesi)
r (Rant) iki kitle arasındaki mesafedir.

Siyasetçilerimizin devamlı suretle “ayakları yere basan projeler” ürettiklerini ve bunu da bizlerin de katkı koyduğu “Siyasette Yerçekimi Kuramı”na bağlı kalarak yaptıklarını söylemek zorundayız. Bizim kuramın siyasi çekim sabiti olan  “Patronaj Sisteminin Argümanları”nın değişmesi mümkün mü? Doğrusu bu siyasal atmosferde biraz zor görünüyor. Fakat atmosferi değiştirme şansını elinde bulunduran da yine bizler yani seçmenlerdir. Tek yapmamız gereken bu denklemden çıkarak, yeni bir Siyasi kuram geliştirmektir. Siyasetteki Yerçekimi Kuramı, bizlerin geleceğini karanlığa çekmekte ve maalesef ülkemizin tamamında bile söz sahibi olmaktan mahrum bırakmaktadır. Burada seçmenler olarak gereken hassasiyet gösterilirse, Siyasi çekim sabiti olarak adlandırdığım Patronaj Sisteminin Argümanları ortadan kaldırılabilir. Eğer ki, seçmen kitlesi bunu yapamazsa tek umut siyasetçinin beslendiği siyasi çekim sabitinin yine siyasetçi tarafından yapılan düzenlemelerle ortadan kaldırılmasını umutla beklemektir. Bu da çok uzun yıllar demektir. Fakat bizlerin o kadar zamanı var mıdır? Bilemiyorum!

Ülkedeki sorunları bir bütün olarak gören, analiz eden proje ve programlar üreterek yeniden birleşik bir Kıbrıs hedefiyle mücadele etmek, bizim siyasal atmosferimizin de değişmesine katkı koyacaktır. Kuzey Kıbrıs siyasi partilerinin tamamı iktidar planlarını yukarıda anlattığım Siyasette Yerçekimi Kuramı’nda yer alan siyasi çekim sabitindeki –Patronaj Sisteminin Argümanlarının varlığına dayandırmaktadırlar.  Bu uğurda çalışan siyasetçilerimizin başarılı veya başarısız olması hiçbir şey değiştirmeyecektir. Zira bizim denklemin r harfiyle sembolize edilen rant seçmen kitlesiyle siyasetçi kitlesi arasındaki mesafenin ne kadar açık olursa olsun sonuca tesir etmeyecektir. Olacak olan, iki kitle arasındaki çekim kuvvetinin yani F=Fiyasko’nun daha da büyümesi olacaktır. Bugünlerde siyasi partilerde hareketlilik dikkat çekiyor, belki bir umut diyor herkes, sonra bakıyorsunuz ki, Siyasette Yerçekimi Kuramı kendini belli ediyor, Siyasi çekim sabitiyle (Patronaj Sisteminin Argümanları)  dimdik duruyor karşımızda…

Albert Einstein, “Bilim insanı umduğu başarıya otuz yaşından önce ulaşamamışsa, daha sonra bir şey beklemesin!” demişti. Siyasetin bir bilim olduğunu söyleyen dostlarımıza hatırlatmak isterim, eğer 30 yaşınızdan önce bu halkın geleceği için kaygı duymamışsanız, bundan sonra da duymazsınız. Eğer 30 yaşınızdan önce hiç emek vermeden yaşamışsanız emekçiyi de anlamazsınız. Eğer halen öyle yaşamayı seçiyorsanız, sosyalizmi de anlamamışsınız demektir. Gelecek kuşaklara yerçekimsiz bir siyaset kuramı bırakmak için hep birlikte bu denklemi etkisizleştirelim…




DİPNOTLAR
1 Yıldırım, Cemal, Bilimin Öncüleri, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları 9, 22. Basım, Mart 2005, S: 119

8 Nisan 2013 Pazartesi

ŞEMSİYENİN ALTINDAKİLER VE AÇIKTA KALANLAR


Naim PINAR
naimpinar@gmail.com

ŞEMSİYENİN ALTINDAKİLER VE AÇIKTA KALANLAR
5 Temmuz 1970 tarihi, Kıbrıslı Türklerin siyasal hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. 1963 sonrası, Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki yönetim organları; Cemaat Meclisi ve Temsilciler Meclisi için, 5 Temmuz 1970’de seçime gitme kararı alır. Kıbrıslı Türk Liderliğinin 15 Şubat 1969’da oluşturduğu “Geçici Türk Yönetimi”, Türkiye’nin de telkiniyle, 5 Temmuz 1970 tarihinde genel seçimlerin yapılacağını açıklar. Geçici Türk Yönetimi, 13 Mayıs 1970 tarihli toplantısında kendisini feshederek, Kıbrıslı Rumlarla aynı tarihte seçime gitme kararı alır. 5 Temmuz Seçimleri öncesi “Yönetim Meclisi”nin aldığı bir başka kararla da; Cemaat Meclisi’nin 30 olan üye sayısı 15’e düşürülür. Bu nedenle, yeni yapılacak seçimlerde Temsilciler Meclisi üyeleri ile birlikte 45 olan sayı 30’a indirilmiş olur. “Yönetim” bu kararları alırken toplumdan muhalif sesler yükselir. Zira uzun süreden beri toplum sıkıntılarla baş başa bırakılmıştır. Bu sıkıntıların başında göçmenlerin sorunları gelmekteydi. Eokacıların saldırıları sonucu köylerini terk etmek zorunda kalan göçmenler perişan durumdaydı. Göçmenler zaman zaman evlerine dönmek istemekteydi. 

Yönetim ise hamasi nutuklar sallamaktan öte bir gayret içerisinde değildi. Seçimsiz mebuslar olarak koltukları işgal edenler ile halk arasında muazzam bir ekonomik fark gözlemlenmekteydi. Halk sefalet çekmekte, atanmışlar ise sefahat sürmekteydi. Kıbrıslı Türklerin diğer sorunlarına gelince; Köylüler kuraklık nedeniyle sıkıntı yaşamakta, memurlar maaşlarını geç almakta, bazen de alamamakta, öğretmenler ise çeşitli baskılarla boğuşmaktaydı. Buna rağmen Kıbrıslı Türkler yaşamlarını sürdürmek için umutla beklemekteydi. Kıbrıslı Türk Liderliği, toplumdan yükselen bu hezeyana kulak tıkamaktadır. “Liderlik”, kendilerini eleştiren her kesime karşı vatan hainliği yaftasını yapıştırmakta, bağımsız basına ateş püskürmekte, basında yazan öğretmenleri ise tehdit etmektedir. Ayrıca Liderlik, Türkiye’de okuyan ve her fırsatta cephelerde nöbete koşan Yüksek Öğrenim gençliğine tabiri caizse kin gütmektedir. O zamanlar Türkiye’de okuyan Yüksek Öğrenim gençliği Kıbrıslı Türklerin yaşadığı sıkıntıları görmekte ve Liderliğe ciddi eleştiriler yöneltmekteydi. Türkiye’nin girişimleriyle, seçimlerin 5 Temmuz’da Kıbrıslı Rumlarla birlikte aynı tarihte yapılacağının kesinleşmesiyle, Liderlik, diktatörlüğünü sürdürmek ve kurdukları “yağma düzenin” bozulmaması için önce ayak sürümekte daha sonra ise seçimlerin  “Milli Formasyonla” tek liste adı altında yapılmasını öngörmektedir. Bu uğurda “Liderimiz” Dr. Küçük, Milli bir programın oluşturulması ve halka duyurulması görevini ikili görüşmeleri yürüten Rauf R. Denktaş’a verir. Toplumdan yükselen muhalefet yağmuruna karşı Liderliğin aldığı tedbir, seçimlerin “Milli Formasyon” altında yapılmasıdır. Bu da seçimlerin “Şemsiye Seçimleri” adını almasını sağlar. Burada amaç; partileşme ve gruplaşma olmadan, her adayın kabul ettiği “Milli Program” adı altında aday olunmasını sağlamaktır. Bu sayede, eski defterler açılmayacak, mebuslar ve Liderlik eleştiri oklarından kurtulacak ve seçimlerde hareket alanları kolaylaşacaktı. Kısaca, toplumun ana sorunları hasıraltı edilecekti. Sanırım Liderlik bundan dolayı, toplumdan gelen her türlü eleştiri yağmurundan korunmak üzere en uygun nesne olarak “Şemsiye”yi uygun görmüştü. Siyasi deneyimlerimize bakılınca, bugün seçim dendi mi halen akla, “Listeciler”, “Gombinacılar” gelmektedir. Bunun üstatları ise başarılı politikacı olarak adlandırılmaktadır. Bugün Lefkoşa Türk Belediyesi için seçime gidiyoruz. Halkımız, gerek yerel seçimler gerek genel seçimler olsun yarım asırdır aynı politik yalanları duymakta, aynı sorunları yaşamaktadır. Kırk üç yıl önce yapılan “Şemsiyeli” seçimlerden ders çıkarılır mı bilmem ama 5 Temmuz 1970 seçimlerinde yaşananları ve adayların söylemlerini siz değerli okuyucularımızla paylaşmak istiyorum. 5 Temmuz seçimleri öncesinde, Lefkoşa Türk Belediyesi için de söylenenler, yazılanlar vardır. Doğrusu seçimler, Cemaat Meclisi ve Temsilciler Meclisi üyeliği için yapılıyordu, fakat toplumdaki demokrat aydınlar, atama yoluyla Belediye reisliği yapanları ve yönetimi (İktidar, Liderlik NP) bu konu üzerinden de eleştiri yağmuruna tutmuştu. 5 Temmuz 1970 seçimlerine girmeden önce Savaş yıllarında Lefkoşa Türk Belediyesi bünyesinde yaşanan sıkıntılarla, bugün yaşadığımız sıkıntılar arasındaki benzerlik bizlere hâkim siyasetin mentalitesinde bir değişimin olmadığını göstermektedir. Bu konuyla ilgili, 1969 yılında yazılan bir şiirden birkaç satır sizlerle paylaşmak istiyorum:
Belediye Reisi Olmak İçin
Belediye Reisi olmak için bu şehirde
İlkin taş gibi bir yürek
On derece miyop gözlere sahip olacaksın
Burnun koku duymayacak
İyi işitmeyecek kulakların…

Belediye Reisi olmak için bu şehirde
Görmeyeceksin etrafını
Çöp vergisi alacak
Fakat kaldırmayacaksın çöpleri
Yollar delik deşik olacak
Aldırmayacaksın
Ay yüzeyinde yürüyen
Astronotlara benzeteceksin halkı
Yalnız önemli kişilerin sokaklarını
Asfaltlayacaksın gösteriş olsun diye
Ve şehrin insanları
Yüzecekler pislik denizinde
Boş arsalara dökülen çöpleri
Karıştıracak sokak köpekleri
Hasıraltı edeceksin yapılan şikâyetleri1

5 Temmuz 1970 Seçimlerine giderken, 1968 yılından itibaren “Yönetime” muhalif olan bir grup aydın yeni bir siyasi parti (CTP NP) kurmak üzere çalışmalara başlar. Halktan yükselen seslere kulak veren bu aydınların başını Ahmet Mithat Berberoğlu çekmekteydi. Bu yeni partinin kurulmasında kafa yoranların başında Savaş Gazetesi’nin sahibi ve başyazarı şair Özker Yaşın’da vardı. Özker Yaşın, 28 Ekim 1968 tarihinde yayın hayatına başlayan Savaş Gazetesi’nde devamlı suretle “Yönetimi” ve atama yoluyla mebus olanları eleştirmekte, halkın sorunlarını ustalıkla kaleme almaktadır. Yaşın, yazdığı yazılarda başta “ Muhterem Liderimiz” Dr. Küçük’ü eleştirmekte ve topluma hiçbir hayrı dokunmayan mebusları yerden yere vurmaktadır. “Şemsiyeli Seçimler” yaklaşırken, Savaş Gazetesi’nin 22 Mayıs 1970 Cuma günkü yayınında ilk sayfadan “5 Temmuzdaki Seçimler -ŞEMSİYELİ YAPILACAK- Halk Sandık Başına Gidecek” manşetiyle yayınlanan haber şöyleydi: “ Yıllardır erteleye erteleye görev sürelerini bugüne kadar uzatabilen yasama organı üyeleri, sonunda aldıkları meclisi fesh kararı ile toplumumuzda da seçimlerin 5 Temmuz Pazar günü yapılmasını sağlamıştır. Aslında bu karar, seçimlerimizi Rum toplumunun seçim davranışlarına bağlayan toplumumuz için kaçınılmazdı. Bilindiği gibi Rum yönetimi ilgilileri seçimle ilgili kararlarını daha önceden almışlardı.”  Yazının altında devamla “Seçimle İlgili Dalgalanmalar” alt başlığı altında: “Toplumumuzda seçimlerin bir an önce yapılmasını isteyenler çoğunluktaydı. Toplumun bu eğilimi seçimle ilgili bazı gruplaşmaların oluşmasına da sebep olmuştu. Bu gruplaşmalar özellikle Yürütme kurulunun bazı kararlarına karşı olanlarca köye kadar inmesini sağlayabilmiştir. Karşı olanların yanında Yürütme Kurulu üyeleri arasında da gruplaşmalar olmuş; bir kısım üyeler, seçim tarihini tam kestiremediklerinden, bir seçim gezisine de çıkmışlardır. Bu gezileri, kaza merkezlerinde köy muhtarları ile yenen yemeklerin izlediği hatırlardadır. Yürütme kurulunun üyelerinin bir kısmı, karşı olan grupların birleşmesini önlemek için bazı kişilere “mavi boncuk”lar dağıtma yoluna gitmişlerdir. Bu “mavi boncuk”ların alımına kapılan bazı seçim düşkünleri ise grupları parçalamak çabasına girmişler; yakınlarına “Biz, yasama organlarına girmemizi garantiye alalım; seçim ne ki?” demeye başlamışlardır. Yazının devamında “ŞU CUMHURİYETÇİ PARTİ” başlığı altında; “Karşı grupların, günlük basında adı “Cumhuriyetçi Parti” olarak anılan bir örgüt etrafında toplanmaları 1968 yılından beri süregelen çalışmalara dayanıyordu. Gerçek adı “Cumhuriyetçi Parti” olmasa da disiplinli bir örgüt altında seçim mücadelesine girmeyi ilke edinen gruplar; bu örgütün programını ve tüzüğünü hazırlayıp, partinin ilânı için ilgililere sundular (TC yetkililerine NP). (…) Seçimle ve Parti kuruluşuyla ilgili çalışmaların yoğunlaştığı bir devrede 15 Mayıs Cuma günü Anavatan Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs ve Yunanistan Masası Müdürü Sayın Adnan Bulak, Muavini ve bir memuru Kıbrıs’a geldiler. Günlük basında (özellikle Halkın Sesi kastediliyor NP) bu ziyaret, “Rutin bir ziyaret” olarak nitelendirildiyse de seçimlerle ilgili olduğu; hiç değilse Sayın Adnan Bulak’ın bu konu ile yakından ilgileneceği açıktı. Nitekim de öyle oldu. Sn. Adnan Bulak’ın temaslarından anlaşıldığına göre Anavatanın seçimle ilgili bazı endişeleri ve tavsiyeleri vardı. Anavatan demokratik düzenin gereği olan partilerin kurulmasına karşı değildi. Ancak bunun seçimden sonraki ortam içinde düşünülmesi daha uygun görülüyordu. Seçimler yapılmalı, fakat topluma yeni kırgınlıklar getirmemeliydi. Bunun için seçimlere tek programla ve tek listeyle gitmek en iyiydi. Buna “bir şemsiye altında seçim” deniyordu. Programın hazırlanması ve ilanı konusu uzun tartışmalara yol açtı. Sonunda programın ilgili kuruluşlar adına Sn. Rauf Denktaş tarafından açıklanması kabullenildi. Adaylar bu açıklanacak şemsiye altında ve tek listede toplanacaktır. Toplum bu şemsiyenin altında toplanacakların bir kısmını oylarıyla açığa çıkarabilecekti.” Savaş Gazetesinin bu haberinin sonunda sonuç diyerek yapmış olduğu değerlendirmede ise bu varılan mutabakatla seçimlerin “Şemsiyeli” olacağını okuyucularına duyurmaktaydı. Fakat gazetenin değerlendirmesinde ince bir detay dikkat çekiciydi: “Şimdilik “Şemsiyeli Seçim”de anlaşmaya varıldığı görülmekteyse de Sn. Adnan Bulak’ın görüşmelerinde varılan kararların ihlali halinde yeni bir takım gelişmeler beklenebilir. Sn. Adnan Bulak’la Kıbrıs’a gelen Kıbrıs ve Yunanistan Masası Müdür yardımcısı ve arkadaşının burada kalması bu nedenle olduğu kuvvetle muhtemeldir.”2
“İŞİMİZ BORU”
Bugün Türkiye Hükümetinin asrın projesi olarak tanıtımlarını yaptığı, Anadolu’dan Kıbrıs’a boruyla su getirilmesi, nerdeyse tamamlanmak üzeredir. Fakat 1970 seçimlerinde “Şemsiyesi”nin altında nutuk çekenlerden bazıları en kısa sürede Türkiye’den Kıbrıs’a su getirileceğinin müjdesini veriyordu köylüye. Buna ister vizyon, ister uzun vadeli politik yalan dersiniz, ama ne derseniz deyin o günün koşullarında buna bile umutla bakıp, hayal kuran ve kandırılmaya açık bir toplum olduğumuz gerçeğini değiştiremezsiniz. Bakın o günlerde bu gibi yalan politik söylemleri gazetesinde hicivle eleştiren Özker Yaşın, Terzioğlu kod adıyla

yazdığı ve “İşimiz Boru” başlığını verdiği dörtlükte ne diyor:
Gülme ey köylü dayı bu sözleri hayra yor
Bazıları son günler çok palavra sıkıyor.
Ekinler kuruduysa üzülmene hacet yok
Türkiye’den boruyla billûr sular geliyor…3

Şemsiyeli Seçimlerde, memurlar ve öğretmenler ağırlıklı olarak Yürütme Kurulu üyelerine karşı tepkiliydi. Dahası toplum içerisinde en büyük sorunu oluşturan göçmenler de tepkiliydi. Göçmenlerin evlerinden, köylerinden, yaşamlarından ve üretimden koparılmaları toplumsal sorunların en büyüğüydü. Bugün bazı kesimlerin besleme dediği Kıbrıslı Türklerin daha savaş yıllarında üretimden koparılması ve Türkiye’ye bağımlı kılınması o dönemin “vizyonsuz”, hamasetçi Liderliğinin en büyük hatası olmuştur. 5 Temmuz 1970 seçimleri sırasında geleceğe yönelik gerçekçi fikirler ortaya koyan Yönetim karşıtı, demokrat aydınlar bu konuyu gündeme getirmişlerdi. O günlerde Kıbrıslı Türklerin geleceğine ipotek koyanlar ve bu halka devamlı suretle tarih yoksunu bilgileriyle besleme diyenlerin tekrardan değerlendirme yapmaları için “Şemsiye”nin altında kalanlara bakmaları yeterlidir.
ŞEMSİYEDEN BESLENENLER VE BESLEMELER…
“Şemsiyeli” seçimlerin gündemini oluşturan Göçmenler Sorunu, toplumsal devinim ve siyasal yozlaşma aşamalarımızda oldukça önemli yer tutmaktadır.1963 sonrası yaşanan çatışmalarla köylerinden koparılan Kıbrıslı Türk göçmenler, 1970 tarihine gelindiğinde çeşitli sıkıntılarla boğuşmaktadır. “Yöneticilerimizin”  Şemsiyeyle gezdiği seçimlerde, yönetmek için can attığı toplumumuza layık gördüğü sosyo-ekonomik şartlar oldukça kötüdür. Yönetim maalesef halkımızı güdülecek koyun olarak görmektedir. Dönemin demokrat aydınlarının eleştirilerinden, o günlerden bugünlere nasıl gelindiğini net bir şekilde anlamaktayız. O günlerin tek muhalif yayın organı olan Savaş Gazetesinde “Göçmen Konusu” başlığıyla çıkan yazıda bakın nelerin tespiti yapılmaktadır: “Göçmenlerin problemlerine (her sınıf vatandaşın dertlerine eğildiği gibi!) yöneticiler eğilmişler. Bir kısmını halletmişler, bir kısmını da haletme çabasındaymışlar. Ben de göçmen olduğum için diğer göçmenler gibi bu beyanatı okuyunca Yönetimin göçmen problemlerinden habersiz olduğuna bir kere daha kanaat getirdim. Göçmenlerin bir kısmına oturacak ev vermek, maaş bağlamak iyi bir iştir. Fakat unutulmaması gereken bir gerçek daha vardır. Bu paralar Anavatandan gelmektedir ve Yönetim sadece dağıtımını yapmaktadır. Göçmen, “devamlı iş bulamama” korkusundan aylığından vazgeçmemektedir. Yoksa çalışarak insanca bir hayat seviyesine ulaşmaya can atmaktadır. Göçmen, göçmen olmakla üretici durumdan tüketici durumuna geçmiştir. Bu haliyle toplum ekonomisine hiçbir katkısı yoktur. Maaşı kesilmesin diye hiçbir işte çalışamamakta, iş gücü atıl vaziyette kalmaktadır. Diğer taraftan Türklerin terk ettikleri yerlerdeki Rumlar, Türklerin tarla ve sularından karşılıksız istifade ederek aşırı bir gelir seviyesine ulaşmıştır. Gün geçtikçe aradaki uçurum genişlemektedir. Göçmenler yakın bir gelecekte yerlerine dönemeyeceklerse, üretken duruma getirilmelerinin çareleri aranıp bulunmalıdır. Bunun yapılmaması halinde hem göçmen daha fazla perişan olacak hem de toplum gerilemeye devam edecektir.”4 Kıbrıslı Türklerin 1960 sonrası oluşan yeni koşullarda yaptığı seçimlerin ilkidir “Şemsiyeli Seçimler”. Şemsiyeli Seçimlerde Cemaat Meclisi’ne Lefkoşa’dan aday olup kazanan Özker Yaşın, seçimlere birkaç hafta kala şöyle özetliyordu durumu:
Tanrıya şükür artık bitecek kötülükler
Hesap verme gününde yok olacak hödükler,
Sesiniz kesilecek ey yağcılar, düdükler,
Sanmayın ki halkımız her zaman ezilecek,
5 Temmuz günü gelsin bu tekerlek dönecek…
***
Robot gibi oturup robot gibi kalkanlar,
Dün bizi tanımazken şimdi hatır soranlar,
On yıldır mebus olduk diye çalım satanlar
Sanmayın ki bu oyun yine devam edecek,
5 Temmuz günü gelsin bu tekerlek dönecek…
***
Çarpışma günlerinde hangi delikteydiler,
Cav cuv faslı geçince mantar gibi bittiler,
Şehitlerin başında bol bol nutuk çektiler,
Kurdukları saltanat pek yakında bitecek,
5 Temmuz günü gelsin bu tekerlek dönecek…
***
Biz nöbet tuttuk onlar uyudu horul horul
Çarşıda ot yok iken sofralarında marul,
Evlerine viskiler taşındı bavul bavul
Alem hep aynı gitmez sonunda değişecek
5 Temmuz günü gelsin bu tekerlek dönecek5

Bugün Lefkoşa Türk Belediyesi için seçime gidiyoruz. Ne yazık ki, yarım asırlık hastalıklı mentaliteye “Yeter” diyemiyoruz. Kırk üç yıl önce toplumu hor görüp unutanlara karşı demokrat aydınlarımızın ürettiği yazı, fikir ve sanat bugün maalesef yok, toplum için yazan çizenlerin para ile kalem oynattığı ülkemizde bizler için o günlerde bu mentalitenin kurucularına karşı çıkanlar, belli ki hedeflerine ulaşamamışlardır. Fakat bizler için iyi bir hareket ve ruh oluşturmayı başarmışlardır. Özker Yaşın’ın şu dörtlükleri rehber olsun günümüz seçmenine:
Yolda Kasılan Beyler,
Halka ettiğiniz yeter!
Yandı yıkıldı evler
Sizden çektiğimiz yeter!

***
İspenç horozu gibi,
Hergün öttüğünüz yeter!
Yıllar var ki milleti,
Böyle Güttüğünüz yeter!6

Dipnotlar
1 Girne Milli Arşiv, 22 Eylül 1969, Savaş Gazetesi, “Demeden Edemediklerim -Belediye Reisi Olmak İçin-”, Sayı:47, Sayfa: 3
2 Girne Milli Arşiv, Savaş Gazetesi, 22 Mayıs 1970, Yıl: 2, Sayı:59, Sayfa: 1-4
3 Girne Milli Arşiv, Savaş Gazetesi, 22 Mayıs 1970, Yıl: 2, Sayı:59, Sayfa: 3
4 Girne Milli Arşiv, Savaş Gazetesi, 24 Mayıs 1970, Yıl: 2, Sayı:61, Sayfa: 2
5 Girne Milli Arşiv, 26 Haziran 1970, Savaş Gazetesi, “Demeden Edemediklerim –Bu Tekerlek Dönecek-”, Sayı:67, Sayfa: 3
6 Girne Milli Arşiv, 19 Haziran 1970, Savaş Gazetesi, “Demeden Edemediklerim -Yeter-”, Sayı:66, Sayfa: 5








25 Mart 2013 Pazartesi

SÖZ MECLİSTEN İÇERİ


Naim PINAR
naimpinar@gmail.com

SÖZ MECLİSTEN İÇERİ
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nde 3 yılda olaylar patlak vermiş, her iki toplumun arasına yeniden kara kediler girmişti. Toplumun sırtından topuz eksik olmasın diye, 21 Aralık 1963’den sonra seçilmişlerimiz önce “Genel Komite (Koordinasyon Komitesi) adında bir örgütlenmeye gitmişler daha sonra ise yasama ve yürütme işlerinin tek elde toplanmasını içeren on dokuz maddelik “Kıbrıs Türk Yönetimi Temel Kuralları” ilan edilerek “Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi” kurulmuştur. Bu yeni düzenlemeyle, Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki Cumhurbaşkanı Muavini, Türk Yönetimi Başkanı, Cemaat Meclisi Başkanı da Başkan Yardımcısı olmuş, Kıbrıs Cumhuriyeti Temsilciler Meclisi’nde görev yapan 15 Türk üye ile Cemaat Meclisi’nin 30 üyesi birleşerek “Yönetim Meclisi” adı altında toplanmıştı.
***
Toplumun durumu ise; Eokacıların saldırıları sonucu köylerinden göç eden göçmenlerin sorunları başta olmak üzere tek kelimeyle “sefalet” olarak özetlenebilir. Fakat bu dönemde “Yönetici” Kahramanlarımız ve aileleri “Sefahat” içerisindedirler. Toplum çeşitli sıkıntılar içerisinde kıvrana dursun, “Liderlik” ve “reysiz” seçilmişler toplumsal hiçbir soruna el atmıyor, Rauf R.Denktaş ve Glafkos Klerides toplumlar arası görüşmelerde ayak sürüyor, Büyük Liderimiz Dr. Küçük ve “reysiz” vekiller de ancak kokteylli balolarda boy gösteriyorlardı.  Halk sefaletgahlarına ise uğrayan yoktu. 28 Ekim 1968 tarihinde halkın sesine kulak veren demokrat çizgideki aydınların kurduğu haftalık bağımsız gazete “Savaş” ilk sayısını yayınlar. Savaş Gazetesi’nin sahibi Özker Yaşın, gazetesinde dönemin yöneticilerine hiciv dolu şiirler yazmakta, halkın sıkıntılarını dile getirmektedir. “Demeden Edemediklerim” başlığı altında yazdığı yazılarda anne ve babasının mesleği olan terzilikten yola çıkarak “Terzioğlu” takma adını kullanır.
***
Bugün halen vekillerimiz, toplumsal sorunlara karşı savaş yıllarındaki kadar duyarsız ve saygısızdır. Üstelik KKTC Meclisi, laik ve demokrat olduklarını her fırsatta nutuk atarak haykıranlarla doludur. Yani hiç dolu görmedik belki ama söz gelimi işte! Özker Yaşın’ın o günlerin zor koşullarında “Liderliğe” karşı yapmış olduğu cesurca eleştirilere hayran kaldım. Bu hayranlığım beni, “Savaş Gazetesi”nin nerdeyse tüm sayılarını okumaya itti. Ve gördüm ki; günümüz vekilleri ile 1968 dönemi vekilleri arasında hiçbir mantalite farkı yok, aynı tas aynı hamam... Bugün meclise ara sıra uğrayan ve burayı kahvehaneden öte görmeyenler, geceleri kokteylli balolarda başrolde olanlar, iftar yemekleri sonrası bir-iki tek atanlar, gerekirken susanlar, gerekmezken gürleyenler…
***
 Vekilliğin halkın hizmeti için bir ehliyet olduğunu unuturlar. Ama seçimler yaklaştıkça da tedirginlik yaşarlar. Bazıları emekten yana nutuk çekerler, bazılarıysa vatan millet Sakarya havalarında takılırlar. Benim iddiam şu dur ki; bu seçimlerde tesbih çekip, propaganda için yeşil, turuncu, kırmızı ve mavi fes dağıtan ve üç Kulvu Allah Bir Elham ile konuşmasına başlayan adaylar göreceğiz. Eğer ki iddiam da yanılırsam anlayın ki Türkiye’de iktidar değişmiştir!
 18 Kasım 1968 tarihinde Özker Yaşın’in Savaş Gazetesi’nde yayınlanan “Rahat Bırakın Bizi” başlıklı şiiri bugünlerimize ışık tutmaktadır. Bugün siyasetin toplumsal sorunlara karşı duyarsızlığı ve halkına karşı saygısızlığı konuşulurken, siyasal deneyimlerimizin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyoruz. KKTC Meclisi’nin artık Kıbrıslı Türkleri temsil ettiğini söylemek zor. Reylerimizle seçtik ama transferleri hesaba katmadık. Adlarına mebus, vekil dedik. Fakat vekâlet ettikleri yurttaşın hakları değil, yandaşın çıkarları oldu. Halkın gailesi onların eğlencesi oldu. Cesaretine ve dizelerine hayran olduğum vizyon sahibi  Özker Yaşın’ın bu şiirinde yazdığı gibi;

Rahat Bırakın Bizi
Ulusal Hödükler memleketinde seçimler yapılacağına dair bir haber yayılınca sayıları 200’e yaklaşan mebuslar hep bir ağızdan aşağıdaki şiiri okudular. Bu mebuslar ile yaşadığımız memleketin mebusları arasında hiç bir ilişki olmadığını bir kere daha açıklarız.

Adımız mebus konmuş, önemli kişileriz,
Gerekirken konuşmaz, gerekmezken gürleriz,
Yılda bir toplanarak müddeti erteleriz…
Kaç yıldır dayandınız, az daha sıkın dişi,
Rahat bırakın bizi, kapalım yetmişbeşi…
***
Mecliste para için yaman bir güreş oldu,
Onaltıyken aylıklar şimdi yetmişbeş oldu,
Piyango çıkmış gibi yaşamak beleş oldu…
Bu tip bir mebusluğun dünyada yoktur eşi,
Rahat bırakın bizi, kapalım yetmişbeşi…,
***
Kapıldık gidiyoruz sekiz yıldır bir sele,
Davetliyiz her gece bir büyük kokteyle,
Şu SAVAŞ nereden çıktı, alıyor bizi tele,
Hatırlarsın topuzla yürütülen geçmişi,
Rahat bırakın bizi, kapalım yetmişbeşi…
***
Göçmenler dertlerini halletsinler, bize ne?!
İşte yollar açıldı dönsünler köylerine,
Tayinle mebus olduk, lüzum yok reylerine…
İnsan çok üzülürse fazla gelirmiş çişi,
Rahat bırakın bizi, kapalım yetmişbeşi…
***
Yarın yine baştayız sallayarak bir nutuk,
Bu cav cuv dalgasında hepinizi uyuttuk,
Yıllar var ki Meclisin yolu nerede unuttuk…
İnşallah uzaktadır şu tatsız seçim işi,
Rahat bırakın bizi, kapalım yetmişbeşi…1

Özker Yaşın, bu dizeleri uygun görmüş, o savaş ve yokluk yıllarında bundan çıkar elde ederek halkı ezenlere, toplumun sırtına basmaya pek hevesli olanlara…
Ben de söz meclisten içeri diyorum…

DİPNOT

1Girne Milli Arşivi, Savaş Gazetesi, “Demeden Edemediklerim”, 18 Kasım 1968, Sayı:4, Sayfa:3