18 Mart 2013 Pazartesi

KAVGA BÜYÜK SEBEP KÜÇÜK VI


Naim PINAR
naimpinar@gmail.com

KAVGA BÜYÜK SEBEP KÜÇÜK VI
Saldırının Ardından…

Necati Özkan’a 4 Şubat 1950 tarihinde Enver Mustafa ( Enver Pamir) tarafından yapılan saldırıdan beş ay sonra Necati Bey’in kurmuş olduğu altı ok amblemli İstiklal Partisi halk nazarında kabul görmüş, taraftar bulmuş ve kitleselleşmeye başlamıştı.  Dr. Küçük ve taraftarları ise yeni kurulan bu partiyi karalamak ve hegemonya kurmak için Necati Bey’e her fırsatta saldırmaktaydı. Necati Özkan, 30 Haziran 1950 tarihli “İstiklal Gazetesi”nde Dr. Küçük ekibinin tüm bu karalama, nefret ve saldırgan tutumlarına karşın üslubunu bozmadan Dr. Küçük’ün kendisi hakkında yazıp çizdiği yazılarında daha dikkatli olması uyarısında bulunur. Yazısının başlığı “Küçük Beye Hocasından Nasihatlar” dır. Yazısının son paragrafıysa bir hayli manidardır: 1) A doktor daima milletine hizmet etmek istersen evvelâ kendini herkese sevdirmeye çalış. 2) Herkese karşı hürmetkâr ol. Kimseye kalbinde kin besleme. 3)Daima yazdığın yazılara karşı samimi olmaya çalış ve o fikirlere bağlan ki halk üzerinde yazıların, müessir olsun. Daima parti işlerinde de yapamayacağın işleri ileri sürme, programsız hareket etme. 4) Bir kimse mensup olduğu milletine hizmet etmek için daima doğru yoldan gider ve yanlışları doğrultursa milletine faydalı bir uzuv olmuş olur. Binaenaleyh bu yanlışları doğrultana milletperver madalyası takılır. Bunlara curnalcılık (Jurnalcilik NP)  denmez. Curnalcılık ancak bunun aksini yapanlar, yanlış neşriyatlarla, gizli haberlerle cemaata zarar veren hareketlerde bulunanlarınkidir. Bunun için daima milletperver safında seni görmek isteriz. Curnalcılık diye cemaata bizi curnal etmek istiyorsan halk ve hükümet bizi çok iyi bilir. Atalardan kalma meşhur kelâmdır “Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz”. Herkeste akıl ve mantık var, idrak var, seni de beni de dinler ve içinden beğendiği özü alır. Herkeslerin yazdığı yazılarla fikirlerini tebdil edeceklerini sanıyorsan yanılıyorsun. Bugünkü nasihat dersimiz bu kadar kâfidir zannederim. Bu derslerinde muvaffak olursan ne mutlu sana! Muvaffak olmazsan, hocan olmak hasebiyle daha fazla derse ihtiyacın görülürse dersimize devam edebiliriz.”1 Bu nasihatlerde bahsedilen konulardan ders alma bir kenara nefret ve hınçla dolan muhterem “Liderimiz” Dr. Küçük, daha da şiddetli yazılar yazmaya devam eder. Kafasındaki plan tamamen Necati Bey’i siyasetten silmektir. Fakat bunu fikirsel manada yapamayacağının bilincindedir. Dr. Küçük ve Necati Bey arasında mahkemelerde yığınlarca dava dosyası birikmektedir. 1943 sonrası Dr. Küçük tarafından ekilen düşmanlık tohumları çoktan ağaç olmuştu. Şimdi sıra meyvesindeydi.
Küçük İşler…

Dr. Küçük ve Necati Özkan arasında süren çatışma 1950’lerin başında Kıbrıs Davası konusunda da kendini hissettirecekti. 14 Mayıs 1950 tarihinde Türkiye’de Demokrat Parti 27 yıllık tek parti dönemini sona erdirmiş, Adnan Menderes Başbakan olmuş, DP’nin kurucusu Celal Bayar ise Cumhurbaşkanı koltuğuna oturmuştu. O güne kadar Kıbrıslı Türklerin hep muhatabı CHP ve Milli Şef unvanlı İsmet İnönü’ydü. Necati Bey siyasette kurt bir politikacıydı. Dr. Küçük ise Türkiye’de yerleşmiş Kıbrıslılarla birlikte halen CHP’nin mağlubiyetine inanamayanlardandı. Necati Bey yeni kurulan Türk Hükümetinin Türk- Yunan dostluğuna önem verdiğini, dış politikada uzlaşmadan yana tavır sergilediğini hemen görmüştü. Kıbrıs’ta yaşanan kavga büyürken, Türkiye’de Kıbrıs konusunda mitingler yapan, Kıbrıs’ta ise “milli” duygularıyla hegemonya kurmaya hevesli olan Dr. Küçük ve yandaşları hızlarını alamayınca Kıbrıs’ta yaşayan iki etnik kesim arasında huzuru bozacak yazılar neşretmeye başlamışlar ve Türk hükümetini ise neden bu kadar sessiz kaldıkları yönünde tenkit etmeye başlamışlardı. Kıbrıs davası konusunda Necati Özkan’ın 30 Mart 1951 tarihinde İstiklal Gazetesinde yayınladığı “Kıbrıs Meselesinde Endişeye Lüzum Yoktur” başlıklı yazısında Dr. Küçük’e sorduğu sorular oldukça dikkat çekicidir: “…Halkın Sesi refikimiz’de Cumhurbaşkanı Sayın Celâl Bayar ve onu müteakip Başbakan Sayın Adnan Menderes’e hitaben çıkan açık mektupları ve bazı yazıları okuyan bir kimse Kıbrıs’ta büyük bir huzursuzluk, emniyetsizlik havası hüküm sürmekte olduğu ve adeta İngiltere Hükümeti bu memlekette nizam ve asayişi temin edemeyecek durumda bulunduğu intibaını elde etmektedir… Sebep ne olursa olsun, biz günün icabına göre siyaset değiştiren ve demokrat olduklarına pek de inanmadığımız bu acemi siyasilerin, ikazlarımız ve tenkitlerimiz üzerine, demokrat cephede yer almasını memnunlukla karşılarız. Fakat itiraf edelim ki, demokrat devlet adamlarına yazdıkları açık mektuplardaki samimiyetlerine inanmaktan çok uzağız. Hele bu mektupların muhteviyatında bir “tahrik” kokusu sezmekteyiz. Ve onları, hadiseleri yakından bilen ve takip eden tecrübeli Demokrat Devlet erkânının ciddiye alacağına asla inanmıyoruz. Halkın Sesi’nin Sn. Adnan Menderes’e hitaben yazmış olduğu dünkü nüshasındaki şu satırlara bir göz gezdirelim: ‘Yunan Başbakanı Venizelos’un Kıbrıs’ı talep etmesi, İzmir katliamları, Makedonya ve Girit facialarının Kıbrıs’ta da tekrarını intaç edecektir’. Bu müphem ve muğlâk cümle, ne demektir? Bu cümleyi yazmaktan maksatları nedir? Kıbrıs’ta Türklerle Rumlar arasında halkı birbirine geçirmek mi istiyorlar? Bunu bir türlü anlayamıyoruz… Aklı başında olan her insan bilir ki Venizelos’un parlamentoda Kıbrıs’ı diline dolaması, mevkiini muhafaza için yapılmış siyasi bir taktiktir. Kanaatımızca bu suretle büyük sıkıntı ve mahrumiyet içinde bulunan Yunan halkını avutmak ve iç memnunsuzluğu unutturmak istiyor. Hâsılı kelâm, biz Halkın Sesi’nin büyüklerimize karşı kullandığı ağzı beğenmiyoruz. Yazılarının bir ifrat, mübalağa ve mugalâta örneği olduğunu, her şeyi bilen büyüklerimizin de anlayacaklarına eminiz. Halkın Sesi’ne soruyoruz: Vuku bulacak katliam nedir? Kim kimi katledecektir? … Halkımız bu yazılar karşısında endişe ve heyecan içindedir. Her gün aldığımız mektuplarda ve yazıhanemize yapılan müracaatlarda “Ne var, ne oluyoruz” diye bize sorulmaktadır. Binaenaleyh Halkın Sesi, bu gibi yersiz neşriyatına, bir son vermelidir. Halkın Sesi’nin bu gibi menfi yazılardan maksadı nedir? Memlekette iki unsuru birbirilerine geçirmek ve huzursuzluk ve asayişsizlik havası yaratmak mı istiyor? İki unsurun arasını açan bu gibi neşriyattan ne fayda gelebilir?”2 Necati Özkan, Kıbrıs’ta birbirileriyle alış-veriş yapan, ortak kadere sahip iki unsurun (Kıbrıslı Rum-Türk) arasının açılmasının Kıbrıs’ı karanlığa sürükleyeceğine inanıyordu. Zira daha önce 1930 tarihinde Kavanin Meclisinde beraber çalıştığı Kıbrıslı Rum vekillerle sömürge yönetiminin vergi yasası başta olmak üzere Kıbrıs’ın tarih mirasının yurtdışına kaçırılmasına karşı da ortak hareket etmeyi başarabilmişti.  Ayrıca Dr. Küçük’ün etkilendiği “Turancı” anlayış yerine Kemalizm fikriyatını benimsemişti. Dr. Küçük, her fırsatta Necati Bey’in “Altı Ok” amblemli partisini Türkiye’deki Demokrat Parti hükümetine CHP’nin Kıbrıs versiyonu olarak göstermeye çalışmakta ve buradan hareketle TC hükümetiyle yakınlık kurmaya çalışmaktadır. Kıbrıs’ta ise Dr. Küçük artık her iki gün de bir Necati Bey’e gazetesinden saldırmaktadır. Türk Lisesi ve liseliler üzerinden yaşanan bir tartışma sonrası yine Necati Bey’e saldırı başlamıştı. Zira Necati Bey’in eleştirdiği Müdür Yavuz Konnolu Dr. Küçük’ün adamıydı. 27 Eylül 1951 tarihinde İstiklal Gazetesinde “Hüzün Vericidir” başlıklı yazısında bu saldırılara yanıt vermekteydi: “Halkın Sesi ceridesi sahibi küçük Bey ile perde arkasına saklanan birkaç hempası, isnat ve demagoji ile hakikatları gizlemek istemekte ve süret-i haktan görünerek mahza menfaatlerinin haleldar almaması için başkalarının ellerindeki kara boyalı fırça ile karalamaya yeltenmektedirler… Halkın Sesi ceridesi sahibi Küçük Bey, bir diktatör ve istibdat kahramanı gibi kesip biçmektedir. Halkın Sesi ceridesinin kin ve garazına hedef olmamış münevver, hemen hemen yok gibidir. Fakat şayan-ı memnuniyettir ki Kıbrıs Türk Halkı artık uyanmış ve hakikatleri bütün açıklığıyla anlamaya başlamıştır. Duhuliyesini hemen tedarik edemediği için, lise öğrencileri mektepten atılacak ve hiç kimse ses çıkarmayacak; çünkü bu hareketi, Halkın Sesi ceridesinin, her ne pahasına olursa olsun, kayırmakta inat ettiği Konnolu Bey yapmıştır. Lise öğrencileri, hükümet imtihanında Türkçeden muvaffak olmama gibi feci bir başarısızlık gösterecek ve kimse ses çıkarmayacak; çünkü Kolejde Türkçe dersini Küçük Bey’in kayırmakta ısrar ettiği Konnolu Bey okutmuştur!.. Lise talebelerinden çoğu, artan duhuliyeleri, artık ödeyecek durumda olmadığı için, dağlanmış yürek ve yaşlı gözlerle mektebine ebediyen veda edecek ve hiç ses çıkarılmayacak; bu bedbaht vatan çocukları sefil ve perişan bir halde, sokaklarda gezen serseriler haline gelecek ve hiçbir acı hissi izhar edilmeyecek!.. Bu müthiş felaketi önlemek için Türkiye’nin tam yardım elini uzatması ve Türkiyeli öğretmenlere yalnız Türkiye’den kâfi maaş verilmesi istenmeyecek; çünkü keseye dokunulmuş olacak!.. Iztırapla kıvranan fakir talebelerin, tahsil yapmaması karşısında en büyük acı duyan İstiklal Gazetesi’nin hakikatleri haykırması, Halkın Sesi ceridesine göre, Ağustos böceklerinin iğrenç ses çıkarmasıdır! Bu hakikatları yazmak kin ve garaz üzerine, kalem yürütmektir!.. Cemaatimizin bu mühim dertleri ile meşgul olmak, ecnebi parmağı ile hareket ederek memleketi helâka sürüklemektedir!.. Vah zavallılar!.. Cemaat menfaatlerini her şeyin üstünde tutmak icap ettiğini hala anlamayanlara rastlamak, ne kadar hüzün vericidir..!”3 Necati Özkan toplumun zararına gördüğü her konuda, diktatörlük kurmaya çalıştığını iddia ettiği muhterem liderimize Dr. Küçük’e karşı toplumu uyarmaktan kaçınmamaktadır. 1944 sonrası KATAK’ın kuruluşunda toplanan paraların akıbetini sorgulayan Necati Özkan, 1950’li yıllarda da hissedarı olduğu Lefkoşa Türk Bankası’nın yıllık toplantısında bir kez daha Dr. Küçük ve ekibiyle karşı karşıya gelir. Halkın Sesi’nin 8 Nisan 1952 tarihli “Bankanın Senelik Toplantısı” başlıklı yayınında Dr. Küçük şöyle diyordu: “Hissedarlardan Mısırlıoğlu Bay Necati hemen ayağa kalkarak yersiz tenkitlere başlamışsa da sadede davet edilerek susturulmuştur.”4 Bunun üzerine bir gün sonra Necati Özkan, olayın nasıl vuku bulduğunu ve neden susturulmak istendiğini cemaate anlatma ihtiyacı duymuştur. Necati Özkan’ın yazısında anlattıkları yine çok dikkat çekici konulardı. “Nalbantoğlu Dr. Küçük Bey tarafından yazıldığına inandığımız bu satırlardaki aksaklık, kin ve garaz, bir kere daha çıplak yüzünü göstermektedir. Bir banka hissedarının susturulması, hangi şirket nizamnamesine uygundur? Lütfen bu hususu Nalbantzade Küçük Bey izah buyurabilirler mi? Yapılan tenkitin “yersizlik” iddiasına gelince; bu hususta Nalbantzade maalesef hiç de doğru bir ifade kullanmış değildir. Yapılan tenkidi kısaca izah edelim. Bankanın 1951 yılı bilançosu tasdike iktiran edildiği zaman, bir hissedar sıfatıyla Necati Özkan şu suali sormuştur! -1951 yılında ipotek suretiyle halka verilen paralarda % kaç faiz alınmıştır? Bu suali maalesef ne banka müdürü ve ne de banka başkanı izah edebilmiştir. İkinci sual: -Halktan alınan faiz nisbeti ile banka müdürüne yapılan istikrazdan alınan faiz nedir? Bu sual da cevaplandırılmamıştır. Üçüncü sual: -Banka müdürüne verilen 4500 liraya karşılık olmak üzere bir teminat alınmış mıdır?.. Bu sual de maalesef cevaplandırılamamıştır. –Şimdi Nalbantzade Küçük Bey’e soruyoruz: -Bu üç sual bankamızın lehine midir, yoksa aleyhine midir? –Hiç şüphesiz lehinedir.  O halde, “yersiz” iddiası nereden çıkıyor? Daha sonra Necati Özkan, bankanın müfettişliğine ilâveten bir Türk muhasibin de tayinini istemiştir. Bu istek de mi yersizdir? Yeni idare heyeti seçimine geçildiği zaman Necati Özkan, İbrahim Hakkı Bey, Sabık KATAK Başkanı ve hakim mütekaidi M. İzzet Bey, Dr. Pertev Zühtü Bey vs. namzet olarak gösterildiği zaman, hissedarlardan birisi; -İbrahim Hakkı Bey burada değil arkasından nasıl seçim yapılabilir, diye bir itirazda bulunmuş ve bu itiraza da Necati Özkan şu cevabı vermiştir: - 1949 yılı seçimlerinde Dr. Fazıl Küçük Bey’i hazır bulunmadığı bir zamanda namzet gösterdik ve seçtik. Öyle değil mi doktor? Dr. Bey, mutat sukutunu muhafaza etmiş ve cigarasının dumanlarında düşünceye dalmıştı. –Yeni idare heyeti seçiminde bitaraf şahısları namzet göstermek de mi bir suçtur? Bir hissedarın susturulmasına teşebbüs eden ve eli-ayağı titreyerek: -Otur otur diye heyecanlanan bir banka başkanının hareketi dünyanın hangi yerinde görülmüştür? İsnat ve tevilin bir şaheseri olan Nalbantzade Küçük Bey’in bu konudaki yazısı hakkında karar vermeyi efkâr-ı umumiye ye bırakırız.”5
Necati Özkan’ın cevabi yazısından da anlaşılacağı üzere Lefkoşa Türk Bankası’nda da yolsuzluk kokusu hâkimdi. Dr. Küçük burada da kontrolü eline almalıydı.

 Fakat Necati Bey korkusuzca planları bozuyor, adeta arı kovanına çomak sokuyordu. Dr. Küçük ve Necati Bey arasında yaşanan silahsız savaşta artık Dr. Küçük tüm kozlarını oynayacaktı. Türkiye tebaalıların müftü seçimlerinde açıktan taraf olmaları ve TC Konsolosu Burhan Işın’ın Dr. Küçük’e açık destek vermesi Necati Bey’in eleştirilerine sebep olur. Necati Bey kişilikli siyasetten yanaydı. Kıbrıslı Türklerin içişlerine yabancıların karışmasına şiddetle karşıydı. Yeri geldi 1930’larda İngiliz Hükümetine, yeri geldi 1950’lerde TC Konsolosuna bu uğurda hiç prim vermedi. Burada ecnebiler olarak lanse ettiği Türkiye’den gelerek Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’na destek olan ve Dr. Küçük’ün siyasi emellerine hizmet edenlere karşı çok sert eleştiriler yapmaktan kaçınmamıştı. Dr. Küçük, Türkiye’den gelen üniversite gençliğiyle birlikte propaganda yapmaktaydı. Federasyon (K.T.K.F. NP) bünyesindeki çalışmalarda ayni paralele oturunca Dr. Küçük hızla güçlenmekteydi. Fakat halk arasında kendilerine muhalefet yapan kişilere karşı çok acımasız ve tehditkârdılar. Bugün siyaset kurumunun temelini aldığı siyasal deneyimlerimiz maalesef gurur duyulacak olaylarla dolup taşmıyor. Ama gurur duyulacak konular da yok değil, örneğin toplumun baskı altında tutulduğu Sömürge dönemi, Dr. Küçük ve Federasyon dönemi dâhil her zaman baskılara karşı halkın içinden çıkmış muhalif, demokrat insanlarımız mevcuttur. Bunlardan biride Necati Özkan’dır. Kemalist kimliğiyle siyasete girip başarılar elde etmiş Necati Özkan, gün gelmiş vatan haini, Rumcu ve hatta Komünist olmakla bile suçlanmıştır. Turancı fikriyatla Kıbrıs’ı ateşe atmak için uğraşanlar Federasyon aracılığıyla da Necati Özkan’ı siyasetten silmek istiyorlardı. Necati Bey artık onlar için çok tehlikeliydi. Necati Özkan’ın o günlerde Türkiye Konsolosu Burhan Işın’a yönelik yapmış olduğu eleştirileri bugün de yapanlar vardır ve onlarda tıpkı Necati Özkan gibi “vatan haini” sıfatıyla ödüllendirilmektedirler. 23 Ekim 1953 tarihli İstiklâl Gazetesi’nde Burhan Işın’ın taraf olduğunu söyleyen Necati Bey bununla yetinmemiş Türkiye Hükümet yetkililerinden de Lefkoşa Konsolosunu görevden alması için talep de bulunmuştu. Dr. Küçük ve Federasyoncular, tek parti rejimi hayal etmektedir. 
Bunu da ülkedeki diğer etnik gurupla çatışma kültürüne dayalı milliyetçi söylemler ve kendilerine muhalif olan ırktaşlarına karşı baskı yoluyla yapmaktaydılar. Bakın Burhan Işın olayıyla ilgili olarak Necati Bey neler yazmıştı: “Biz konsolosluk makamını değil, Burhan Işın’ın tahrikçi ve ikilikçi şahsını hedef tutuyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs Konsolosluğu makamı da Burhan Işın demek değildir ve olamaz. Bunun aksini ancak ve yalnız “sigara dumanlarını midesine indirdiğini” yazacak kadar tuhaflaşan Dr. Küçük ve kafadarları iddia edebilirler… Halen Kıbrıs’ta vazife görmekte olan TC Kıbrıs Konsolosu Burhan Işın’ın, partizan, ikilikçi, tahrikçi ve içişlerimize müdahaleci hareket hattı hususunda, şimdiye kadar yaptığımız vesikalı neşriyatı, birkaç satırla hülâsa etmek bakımından şunları belirtmeyi bir kere daha münasip görürüz: Burhan Işın, bir Türk devlet memuru olan Mehmet Ali Pamir, onun şahsında Ankara’daki Kıbrıs Türk Kültür Derneği, İffet Halim Oruz, Hasene Ilgaz, Yavuz Konnolu, Zeki Peser, Talat Taşer, bazı üniversiteli kafileleri ve sair bozguncu Türk tebaaları tarafından girişilen ve adadaki bağımsız Türk münevverlerini, vatan hainliği, millet düşmanlığı ve hükümete satılmışlıkla itham ederek, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu adlı tahrikçi, siyasi bozguncu, gerçek millicileri lekeleyici, tedhişçi cemiyetin faaliyetlerinin devamını temin etmek hedefini güden faaliyetlerden, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni haberdar edecek yerde, bu hakikatleri örtbas edici ihbarlarıyla Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini delâlete sevk etmiş ve böylece ecdat yadigârı olan bu adayı, ekseriyeti temsil eden bağımsız ve gerçek millici aydınlara adeta zindan etmiştir…”6
Burhan Işın’la yakın ilişki içinde olan Dr. Küçük gazetesi Halkın Sesi’nde her daim eleştirdiği Necati Bey’e sert yanıtlar vermekteydi. 5 Kasım 1953 tarihli Halkın Sesi gazetesinde Necati Özkan’ın yazılarına karşılık Burhan Işın imzalı protesto ilanı yayınlanmıştı. Bu kavga sonunda Talat Taşer sınır dışı edilmişti. İngiliz Hükümeti halk arasında huzursuzluk ve bölünmelerin olduğunu görünce, bu yola başvurmuştu. Dr. Küçük ise gazetesinde Talat Taşer’e sahip çıkıyordu. Yazılarında İngiliz Hükümetini TC’ye hürmet etmemekle suçluyor, Necati Özkan’ı ise hain olarak yansıtıyordu.
Türkiye’ye Giremezsin; Hain…
Türkiye Konsolosu Burhan Işın’ı ciddi şekilde eleştirmekten kaçınmayan Necati Özkan, bunun cezasını sevdalı olduğu Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet topraklarına girmesinin yasaklanmasıyla ödeyecekti. Kıbrıslı Türklerin 1953 senesinde yapacakları Müftülük seçimi için İstiklalcilerin Adayı ile Dr. Küçük ve arkadaşlarının adayı arasındaki propaganda savaşı sürerken İstiklalcilerin adayı olan Mahmut Kamil Toker’e Kıbrıs’a gelip çalışma yapması için TC Hükümeti tarafından pasaport verilmez. Sonuçta Dr. Küçük’ün desteklediği Müftü adayı M. Dana Efendi seçimi kazanır. Bundan sonra sıra Necati Bey’e gelir. Necati Bey’in Türkiye Cumhuriyeti’ne girişi yasaklanır. Bu yasaklanmada önemli rol Burhan Işın ve Dr. Küçük’e aittir. “Bu yasak, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu başkanı sayın Faiz Kaymak’ın TC yetkililerine gönderdiği bir mektup sonucu gerçekleşmiştir. Faiz Kaymak imzasını taşıyan bu mektupta Necati Özkan’a şu isnatlarda bulunulmuştur:
1-Necati Özkan Türk değil, Mısır asıllı bir Arap’tır.
2-Komünist AKEL Partisi ile ilişkisi vardır.
3-Demagog bir kimliğe sahiptir.
4-Milliyetçi Türk tüccarları batırmak için uğraş vermektedir.”7
Yukarıdaki içerikle, Burhan Işın ve Federasyon aracılığıyla TC hükümetine yollanan bu mektup sonrası Necati Özkan çok sevdiği Atasının topraklarına artık giremez. Bu kadarla da yetinmez Dr. Küçük ve fikirdaşları, Necati Bey’in her yazdığı okunuyor ve halk arasında tartışılıyordu. Buna bir son verilmeliydi.
Özkan Yanarken…

5 Aralık 1953 tarihinde Necati Özkan’ın evi yanmış eviyle birlikte emvali de yok olmuştur. Bu öylesine bir yangın değildi. Yangın, kundaklamayla başlamış ve adeta Özkan’ı yakmıştı. Maddi hasar büyüktü, yangın olayıyla ilgili olarak o günleri Necati Bey’in yanında geçiren Hikmet Afif Mopalar’dan dinleyelim: “Necati Özkan ortadan kalkmalıydı. Belki ceset olarak değil ama, görüş ve düşünce olarak ortadan kalkmalıydı. 1926 yılından beri politikanın içindeydi ve halk önünde bir kez bile yenilgiye uğramamıştı. Ancak muhalifleri için artık tehlike oluyordu. Özkan miti yok edilmeliydi. Fakat nasıl? Çeşitli yollar denenmişti ama, gene de 1925’lerin mitleşen Necatisi, “Bağrımız yanıktır su ver” diyenlerin Necatisi, yine dimdik ayaktaydı. “Geç öne doğru yol göster Necati” çağrısına her zaman uymuş, halka inmiş, halkın sevgilisi olmuştu. Halkın desteğiyle de zaferden zafere ulaşmış ve politik yaşamında sürekli başarılı olmuştur… Necati Özkan’a yapılan ilk saldırı, son olayların ışığında başarısız bir suikast girişimi olduğu ortaya çıkıyordu. Necati’siz dikensiz bir gül bahçesi yaratılacağı inancı hiç de yeni değildi. Necati ortadan kalkmadan, eskilerin değişiyle “sahne-i siyasetten” çekilmeden veya çektirilmeden, karşı taraf rahat yüzü görmeyecek, başı buyruk olamayacaktı. 5 Aralık 1953 gecesi, Necati Özkan’ın eski polis sokağındaki evinde beklenmedik bir saatte alevler yükselmeye başladı ve çok kısa bir sürede yangın alt katlara kadar yayıldı. O akşam Necati ve ailesi evde değildiler. Yangın ilerledikten çok saat sonra durumdan haberdar edilmişlerdir. Aile Girne’nin üç mil kadar doğusunda kendi evlerindeydi. Haberi alır almaz, derhal Lefkoşa’ya dönmüşlerse de iş işten geçmişti. Bina yanmakla kalmamış, binanın altındaki dükkânlar da cayır cayır yanıyordu. Yangını itfaiye söndürmeğe yeterli olamamış ve askeri idareden de yardım istenmek zorunda kalınmıştır. Askere ait itfaiye geldikten sonra, yangın kontrol altına alınabilmişse de ev ve dükkânlar yanıp, kül olmuştu. Askeri itfaiye, yangını çevreye yayılmaktan önleyebilmişti. Tam kontrol ancak bir akşam, bir gün sonrasının gecesinde sağlanmış ve çevre sıkı güvenlik altına alınarak, sokağa giriş ve çıkışlar bir haftalığına yasaklanmıştır.”8 
Dr. Küçük’ün gazetesi Halkın Sesi ise bu yangını normal bir haber edasında veriyor ve Necati Bey’in adını anmıyordu.Yangının kundaklama olduğuna şüphe yoktu, ama kanıt da yoktu. Fakat yıllar sonra yangının kundakçısı Necati Özkan’dan özür dileyecek ve kendini bu suça itenleri açıklayacaktı.9 Böylece Necati Özkan’ı siyaset sahnesinden silmiş oluyorlardı. Fakat tarihin onurlu sahnesinde Necati Özkan adı halen yazıyordu. Necati Özkan’ın çok sevdiği atasının ülkesine girişi ise ancak 1961 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk TC Büyükelçisi olan Emin Dırvana’nın adaya gelişiyle sağlanmıştı. Bugün siyasette sahne alan siyasilerin icraatlarında Türkiye’yi meşruiyet kaynağı olarak göstermeleri, kendi vatandaşlarına karşı saygı ve sevgiyi kaybetmiş olmaları, “Küçük” oyunlarla şeref ve koltuk peşinde koşmaları, toplumsal gerçeklerle siyasetin arasındaki uçurumu gün be gün artırmaları halkımız tarafından siyasete olan bakış açısının olumsuz yönde gelişmesini sağlamaktadır. Sanırım Kavga Büyük olunca Sebebi hep “Küçük” oluyor…

Dipnotlar
1 İstiklal Gazetesi, 30.06.1950, Sayı:207, S:1-4 den naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:179-182
2 İstiklal Gazetesi, 30.03.1951, Sayı:433, S:1 den naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:190-192
3 İstiklal Gazetesi, 27.09.1951, Sayı:582, S:1 den naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:201-203
4 Halkın Sesi Gazetesi, 08.04.1952’den naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:18
5 İstiklal Gazetesi, 09.04.1952, Sayı:746, S:1 den naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:184-186
6 İstiklal Gazetesi, 08.11.1953, Sayı:1219, S:1-2 den naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:299-300
7 Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:305-306
8  Hikmet Afif Mapolar’ın Aslar isimli yayınlanmamış eserinden naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:307-311
9 Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt I, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Ekim, 1997,S:300

11 Mart 2013 Pazartesi

KAVGA BÜYÜK SEBEP KÜÇÜK V



Naim PINAR
naimpinar@gmail.com

KAVGA BÜYÜK SEBEP KÜÇÜK V


Kıbrıslı Türklerin siyasal deneyimleri açısından 1949 yılı ve onu takip eden yıllar; Dr. Küçük ile Necati Özkan arasındaki kavgada dış karışmacılığın, Sömürge Yönetimi politikalarının ve Turancı anlayışın yükselişiyle Türklüğünü ispat arasında gelişen olayların ördüğü ağ, bizleri halen kötü bir şekilde etkilemektedir. Bu ağın içerisinde tutsak kalan Kıbrıslı Türkleri, bugün bile zaman zaman Türklüğünü ispata çağıranlar vardır.  Siyasetin kişisel menfaatlere feda edildiği yıllarda cereyan eden olaylar, acımasız iftiralar ve Kıbrıslı Türklerin çıkarları için söz söyleyenlere karşı sergilenen tutumlar, siyasal deneyimlerimiz açısından yeniden düşünülmesi gereken dönemeçlerdir. Burada siyasal tarihimizin objektif, etik değerlerle yeniden ele alınması elzemdir. Zira çocuklarımızın ecdadımıza yönelik bilgileri eksik veya çarpıtılmıştır. “Resmi” vakanüvisliklerimizin yazmış olduğu siyasal tarihimiz ise sosyal içerikten yoksun, 19. Yüzyıl tarih anlayışından bile geridir. Bu bağlamda Necati Özkan gibi halkçı, beyefendi bir şahsiyetin nasıl siyaset sahnesinden silindiğini veya sindirildiğini her Kıbrıslı Türk’ün bilmesi gerektiğini düşünüyorum.


“TEHDİT” İSTİKLAL PARTİSİ
21 Haziran 1949 tarihinden itibaren örgütlenmeye başlayan “Kıbrıs Türk Birliği İstiklal Partisi” uzun bir örgütlenme sürecinden sonra 4 Haziran 1950 tarihinde resmen ilan edilecekti. Necati Özkan’ın sahibi bulunduğu İstiklal Gazetesinde 1949 Kasım ayı itibarıyla her gün sayfalarca İstiklal Partisine üye olan yeni isimlerin yayınlandığını görüyoruz. Necati Bey’in partisine üye olanların sayısı gün be gün artmaktaydı. Bu olay karşısında artık “hasımı” olarak nitelendirilebilecek olan Dr. Küçük rahatsızlık duymakta ve kendi gazetesinde (Hür Söz) Kıbrıslı Türklerin birliğini bozan zat olarak ilan ettiği Necati Bey’e saldırmaktadır. Necati Özkan’ın kurduğu bu partiyi tehdit olarak görmektedir. Zira Dr. Küçük’ün Milli Partisi ve K.A.T.A.K daha yeni birleşmişti ve halk Necati Bey’e sempati duymaktaydı. Zaten K.A.T.A.K ve Milli Parti’nin geçmiş faaliyetleri toplum nezdinde takdir görmemişti. K.A.T.A.K halkın beklentilerini karşılamaktan uzaktı, Milli Parti ise K.A.T.A.K’tan kopan bazı koltuk sevdalılarının kurduğu partiydi. Necati Bey ve Dr. Küçük’ün gazeteleri arasında adeta bir propaganda savaşı başlamıştı. Dr. Küçük birlikten bahsediyor, Necati Bey ise “adres belli İstiklal Partisi” diyordu. Dr. Küçük, gün be gün güçlenen Necati Bey’in İstiklal Partisi’ni karalamak için gazetesinde birçok neşriyat yapmıştı. Bu uğurda Hür Söz Gazetesinde toplu olarak “İstiklal Partisi”nden istifa edenlerin listesini ilk sayfadan yayınlıyordu. Haberin üst tarafında ise “Kıbrıs Milli Türk Birliği” toplantısı başlığının altında kendi partilerinin yeni üyeler yazdığını belirtiyordu. Ayrıca 24 Kasım 1949 tarihli Hür Söz gazetesinde ilk sayfadan yine Kaleburnulu bir köylünün adıyla yazılan yalan bir haber daha yayınlamıştı.  Fakat gerçek bu muydu?  Bu, İstiklal Partisi’ni yıpratma amaçlı propagandaydı. Hür Söz’ün 29 Kasım 1949 Salı günkü yayınından 3 gün önce İstiklal Gazetesi yazarı Hikmet Afif Mapolar bakın “Çirkin Bir Hareket” başlığı altında neler yazmış: “ TEESSÜFLE görüyoruz ki Türk Cemiyetinin sesini dürüst ve ciddi bir lisanle halk efkârına korkmadan, çekinmeden ve hiçbir tehditten yılmadan aksettiren hür fikirli ve serbest görüşlü gazetemiz için bazı muhterisler suikast tertibine hazırlanıyorlar, diğer taraftan, yine halkımızın ana davalarını ve bugüne kadar yüzüstü bırakılmış olan mübrem ihtiyaçlarımızı, hükümet nezdinde müdafaa etmek ve icabı halinde Türkiye’ye, Londra’ya kendi keselerinden masraf yaparak, diğerleri gibi halka avuç açmadan mümessiller göndermek ve müttefik iki devlet nezdinde cemiyetimizin siyasi, iktisadi ve kültürel davalarını esaslı bir şekilde halletmek maksadıyla ve Kıbrıs Türk cemiyetini bir çatı altında toplamak gayesiyle kurulmasını bir an evvel sabırsızlıkla beklediğimiz demokrat ve halk efkârının hür partisi: “Kıbrıs Türk Birliği İstiklal Patisi” ne akla hayale gelmedik bir şekilde hazırlanan komployu meydana çıkarmış bulunuyoruz. Bir çok kötü niyetli ve kara düşünceli, diktatör zihniyetli insanlar, aldatabildikleri masum Türk köylüsünü idaremize gönderiyorlar ve bizden temin ettikleri üyelik kartlarını geri alarak, güya köylüler iade etmiş diye, ertesi gün gazetelerde ilan ediyorlar.


 Misali mi? 22.11. 1949 tarihinde idaremize gelen Kaleburnulu saf bir Türk köylüsü olan Osman Mehmet Ali bizden aldığı kartları aynı gün aleyhimize suikast tertip edenler tarafından geri alınıyor ve ertesi gün de gazetelerde “Kartlarınızı geri alınız” diye bize ihbar ediliyor. 22.11.1949 tarihinde bizden kart alan Kaleburnulu masum köylü, nasıl oluyordu 21.11.1949 tarihinde kendilerine bir mektupla kartlarımızı iade ediyor? Biz bunu yutmayız. Hâlbuki bu şahıs birkaç gün evvelîsine kadar Lefkoşa’da geziyordu. Bu zavallı zat, ne zaman köyüne gitti, ne zaman kartları tevzi etti ve ne zaman iade etti? Gazetecilik ve particilik prensiplerine hiç de uygun olmayan bu çirkin hareketi açıklarken; biz kendi hesabımıza hicap duyuyoruz! Acaba onlar?”1 Mapolar’ın kaleminden o günlerde yaşanan iftira ve siyasal çirkinlikleri ortay koyan yayınlardan sadece biriydi bu.

FEDERASYON ÇALIŞMALARI…
Kıbrıslı Türklerin kendi aralarında kavga devam ederken, Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde Kıbrıs Mitingleri düzenlenmeye başlanmıştı. Türkiye’deki bu politik hareketlilik Kıbrıs’ta da yankı buluyordu. Türkiye’deki bu hareketlenmeden heyecan duyan Türkiye’de yerleşmiş Kıbrıslı Türkler, milliyetçi fikriyatlarıyla birlikte Kıbrıs’a gelmişler ve burada Kıbrıslı Türklerin siyasal yapısına müdahale etmek istemişlerdir. Burada belirtmeliyim ki uzun vadede başarılı da olmuşlardır. İlk gelenler arasında Hasan Nevzat Karagil vardı. Siyasette tecrübesizdi. Bir federasyon’dan bahsediyordu. Tüm siyasi partileri kapsayacak, diğer kurum ve kuruluşları da tek çatı altında birleştirecekti. Daha sonra gelen Mehmet Ali Pamir ve Doç. Dr. Derviş Manizade daha etkin bir rol oynamıştır. O günlerde kurum ve kuruluşlar arasında bir mekik diplomasisi başlamıştı. Nihayetinde bu oluşuma Necati Özkan’ın karşı çıkması, kendisine ve partisine karşı Türkiye’den gelen Kıbrıslıların tepkisini çekmekteydi. 22 Kasım 1949 tarihi itibarıyla gazetesi İstiklal’de “Kıbrıs Türkünü Mahva Sürükleyenler Cemaatimizi Temsil Edemezler” başlığıyla bir yazı dizisi yayınlayan Necati Özkan tüm cesaretiyle halka Dr. Küçük ve K.A.T.A.K mensuplarının yaptıklarını hatırlatıyordu: Bu yazı dizisi içerisinde Necati Özkan, okurlara muhtariyettin tehlikeli olduğunu, yeni anayasa çalışmalarındaki tehlikeleri anlatarak;  “K.A.T.A.K ve Milli Parti vesile oldu ve İstiklal Partisi doğdu” diyordu. 23 Kasım 1949 tarihinde bir kez daha “Kıbrıs Türkünü Mahva Sürükleyenler Cemaatimizi Temsil Edemezler 2” başlığıyla İngilizler tarafından kurdurulan “Türk İşleri Komisyonu”nu eleştiriyor ve bir kez daha şimşekleri üzerine çekiyordu. Türkiye’den gelen heyecanlı Kıbrıslı Türkler, tek bir çatı altında tüm örgütleri buluşturmak için “Federasyon” önerisini gündeme getiriyorlardı. Bu dönemde İstiklal Gazetesinde yazan genç Hikmet Afif Mapolar bakın o olayları nasıl anlatıyor: “Federasyon için, siyasal ortamı uygun bulmuşlardı Türkiye’den gelen nabız yoklayıcılar. Zaten ortada kaç siyasal parti vardı ki, federasyon oluşturulacaktı? KATAK ve Halk Partisi. Buna Kıbrıs Türk Çiftçiler Birliği’ni de eklersek üç örgüt ortaya çıkıyordu. Düşündüler, taşındılar ve federasyona kulüp ve diğer kurumlarla beraber spor kuruluşlarını da katmayı kararlaştırdılar. Türk İşçi Birliklerini federasyona almayı akıllarının ucundan bile geçirmiyorlardı. İşçiler her zaman ve her yerde olduğu gibi, buradan da dışlanıyor, kimse Türk işçisine sahip çıkmıyordu. Birlik ve beraberlikçi geçinen bu insanların tümü de solu tanımadan sağcı olamayacaklarını hala daha öğrenmemişlerdir. Solu bilmeyen, sağı da bilmezdi. Solda bir şeyler vardı ama, sağ karanlığa, körlüğe ve sağırlığa itilmişti ki, bunun cezasını, hala daha bu toplum çekmekte ve faturasını ödemektedir. Sağı bilgisizleştiren bu adamlar, solun bilinçlenmesini görmeyecek kadar da kördüler. O günlerde “Kıbrıs Milli Türk Birliği İstiklal Partisi” nin kuruluş hazırlıkları da hızla sürdürülüyordu. Necati Özkan’a yaklaşımlar oluyorsa da kesin yanıt alınamıyordu. Özkan’ın KATAK’a karşı olan güveni sarsılmıştı. KATAK’la yola çıkılamayacağını iyi biliyordu. Federasyon konusunda, Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi yönetim kurulu da bir uyum içerisinde değildi. Katılmak isteyenler vardı, istemeyenler vardı. Genel Sekreter A. Pertev ile bazı üyeler katılmak istemiyordu. Bu konuda Dr. Fazıl Küçük de kesinlikle katılmak taraftarı değildi. O şöyle diyordu: “Karşı çıkmayalım. Fakat kat’i olumlu cevap da vermeyelim. Gazetede Federasyon düşüncesini destekleyelim, tenkit etmeyelim. Toplantılara katılalım. Ne yapmak istediklerini bizzat öğrenelim. İşimize gelirse katılırız, gelmezse katılmayız.” A. Pertev Bey’in kişisel görüşleri ve Federasyona katılıp, katılmama düşünceleri ise kesindi ve aynen şunları söylüyordu: “KATAK, devrini tamamlamak üzere. Bugün değilse, yakın bir gelecekte dağılacak bizim partimiz (Halk Partisi) tap taze, yeni ve canlı. Bu partiyi Federasyon oyununa getirmeyelim. Sonunda partimizin mezarını kendi elimizle kazmış olacağız. Bizim partimiz bir güç partisidir ve çok şeyler vaat etmektedir. Halkın güvenini kazanmış olan partimizi feda etmeyelim.” Halk partisi içerisindeki bu iki görüş oylamaya koyulduğu zaman, Dr. Küçük taraftarları çoğunluk sağlıyorlardı. Zamanla trafik “İstiklal” de de hızlandı. Hatta zaman zaman bu hızlanmaların ardından baskılar yapıldı. Fakat bu cenahtan alınan yanıt kesindi ve olumsuzdu. “İstiklal Partisi” kurulacak, “İstiklal Gazetesi” yayınını baskısız ve özgürce sonuna dek sürdürecekti. Bu tutuma karşı eleştiriler gelmeye başlamıştı. “Halkın Sesi”nden ( Hür Söz NP). Önceki eleştiriler, Basın ahlakına uygun yapılıyordu. Bazılarının da Ankara’dan yazılıp gönderildiği anlaşılıyordu. Bunlar, Federasyon kavgası değil, “Liderlik” çatışmasıydı. Özkan-Küçük düellosu başlamış demekti. Bu, eski kurtların kavgası da sayılabilirdi. Fakat Necati Özkan, Dr. Fazıl Küçük’ü “eski kurt” olarak tanımıyor, kabul etmiyordu. Gel gör ki, biri kindardı, diğeri de bağışlayıcı. Necati Özkan tez küser, tez barışırdı. Fakat Dr. Fazıl Küçük ise hiç de yumuşak inişi sevmezdi. Tahrik edildikçe de saldırmaktan zevk alır, hatta gurur duyardı. Artık gazeteler birbirine girmiş ve dövüş başlamıştı. Amaç “İstiklal”i yıpratmak, halkın gözünde küçük düşürmek, ortadan kaldırmak ve özgürlükleri perdeleyerek, saklayarak cesur sesleri kısmak ve susturmaktı. Biz bunun savaşımını veriyorduk. Zaten kendimizi özgürlüğe adamış, genç yazarlardık. Federasyon kurulmamıştı ama kavgalar sürüp gidiyordu. Bu dalgalı ve çalkantılı ortamda iki Türkiyeli misafir geldi: Hasane Ilgaz ve İffet Halim Oruz. Kibar, sevimli, iki hanımefendiydiler. Kıbrıs’ın bu iki misafirinden birisi Cumhuriyet Halk Partisi milletvekiliydi. Diğeri de Kadın Gazetesi’nin sahibi. Milletvekili olan Hasane Ilgaz da yazardı ve ilk gelişinde Kıbrıs’ın konuşma dili üzerinde de bir kitap yazmış ve yayınlamıştı. İffet Halim Oruz tek başına diyebileceğimiz bir çabayla “Kadın” gazetesini çıkarıyordu. Hasane  Ilgaz adım adım, Kıbrıs’ın Türk köylerini dolaştı. Türk dilini araştırdı. Türk gelenekleri üzerinde incelemeler yaptı, Türk Folklorunu bulup ortaya çıkardı. Yeraltından yeryüzüne bir kültür hazinesi çıkarmak için çaba gösterdi ve bunda da başarılı oldu. “Halkın Sesi”, “Hür Söz”, KATAK ve Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi, Hasane Ilgaz ile İffet Halim Oruz’a sahip çıkınca ve onların tutumları da bu kurumlara meyillenince, “İstiklal” ve çevresini misafirlerin takındığı tutum çok üzdü. Bu yüzden de bazı eleştirilere gidildi “İstiklal”de. “İstiklal”de eleştiriler çıktıkça, misafir hanımlar, diğer çevreler tarafından ilahlaştırılırcasına putlaştırıldılar.  Ve işte o zaman hanımlar, “Kıbrıs’ın Anaları” ilan edildiler. Misafirler Türkiye’ye dönüşten sonra, Hasane Ilgaz Kıbrıs’la ilgili kitabını yayınladı. Bir süre sonra da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Kıbrıs ve Kıbrıs Türkleri adına bir konuşma yaptı. İşte bu konuşmadan sonradır ki, Hasane Ilgaz, Kıbrıs Türklerinin gözünde büyüdü ve yüceldi. Şimdiye dek TBMM kürsüsünden, Kıbrıs Türklerinin adı anılmamış, onlardan söz edilmemişti. Büyük boyda resimler basıldı Hasane Ilgaz’ın ve resmin altına Anamız sözcüğü yazıldı. “Anamızın” resimleri köy, kent, ev, dükkân ve kahvelere on binlerce dağıtıldı, camlandı, kornizalandı ve duvarların en seçkin yerlerinde teşhir edildi. “Ana” Kıbrıs’ı her ziyaretinde, neredeyse manşete çıkacaktı. Bol bol resimleri yayınlanır, Ana’dan övgüyle söz edilirdi. Devlet başkanları, başbakanlar bile bu kadar itibar görmezdi. Sonra Türkiye’de genel seçimler oldu. CHP ile beraber “Ana”da kaybetti seçimi. Ve Hasane Ilgaz unutuldu. Sonraları İffet Halim Oruz’la birlikte yine geldiler Kıbrıs’a. Gazeteler, geliş haberlerini yedinci sayfalarının bir köşesinde yazmak gereğini bile duymadılar.”2
23 Ekim 1949 yılında Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu kurulmuş olur. Aynı gün daha önce Türkiye’de hazırlanmış olan Anayasası da kabul edilir. Federasyon kurulur kurulmasına ama tam bir bütünlük sağlanamaz. Daha sonra 20 Kasım 1949 yılında ilk Genel kurulunu yapmak üzere Kardeş Ocağında bir toplantı çağrılır. Bu oluşuma üye olacak olan kurum ve kuruluşların hakları hakkında Hür Söz Gazetesinde sayfalarca haberler ve toplantı çağrıları yayınlanır. Dr. Küçük ve arkadaşlarının her fırsatta yıpratmaya çalıştığı Necati Özkan, cesur ve inatçı bir kişiliğe sahipti. Doğru bildiğini her daim söylemekten geri kalmıyordu. Tüm iftira ve karalamalara rağmen halkın sevgisini her zaman yanında hissetmişti. Türkiye’den gelenlerle arasının açılmıştı. 1950’li yılların başında artık kavga büyüktü. Sebebi ise her zaman ki gibi Küçük’tü. Türkiye’de yetişen Kıbrıslılar ile daha iyi bir ilişki kuran Dr. Küçük ve KATAK’çılar Necati Bey’i siyaseten alt edemiyorlardı. Fakat başka yöntemler bulmakta gecikmemişlerdi.
TEK SESLİLİĞE GEÇİŞTE ŞİDDET ŞARTTI..
1950’li yılların başında Türkiye ile Kıbrıs arasında mekik dokuyan Türkiye’de yetişmiş Kıbrıslılar, Necati Bey ve Dr. Küçük’ün arasını yapmak için çaba harcıyordu. Fakat Necati Bey ısrarcıydı. Dr. Küçük ve KATAK’çılarla ortak bir paydası olamazdı. Federasyona ise karşıydı. Türkiye’de yetişen Kıbrıslılar Necati Bey’i ziyaret ederek ikna etmeye çalışıyordu. Bunlardan biri Mehmet Ali Pamir’di. Pamir, “İstiklal Partisi” kurulsa da Federasyona katılmasını öneriyor, fakat Necati Bey yine red ediyordu. 

Nevzat Karagil’de federasyondan yanaydı ve o da Necati Bey’i ziyaret edenler arasındaydı. Sonuç olumsuzdu. İstiklal Gazetesinde Federasyona yönelik eleştirel yazılar çıkmaya devam ediyordu. Bu eleştirel yazılardan iki tanesinin ardından olaylar patlak vermişti. 3 Şubat 1950 tarihinde Dr. Küçük’ün de içinde bulunduğu üç kişilik Kıbrıs Heyeti Ankara’yı ziyaretinden sonra “Başarılı Neticeler Elde Eden Heyetimiz Dün Adamıza Avdet Etti” başlığıyla Hür Söz’ün manşet atması ve Mehmet Ali Pamir imzalı Kıbrıs Türk Kültür Derneğinden “ Sayın Kıbrıs Türk Halkına” başlıklı bir de beyanname yayınlaması ve Türkiye’deki temasları sırasında Heyetin Necati Bey’i tek başına bir zat olarak yansıtmaları Necati Özkan’ı hiddetlendirmişti. Geçmişten beri Kıbrıslı Türkleri temsil eden Necati Özkan’ın Türkiye’deki dostlarıyla yapmış olduğu istişare sonucunda bu habere cevabı çok gecikmemişti. Üstelik bu beyannamenin bir kopyasını İstiklal Gazetesinde yayınlamak üzere Necati Bey’e de yollamışlardı. Fakat Necati Bey, beyannameyi yayınlamak bir kenara gazetede Kıbrıs Türk Kültür Derneği’nin İstiklal Partisini baltalamak istediğini anlatan bir de eleştirel yazı yazmıştı. Bu beyannamede imzası olan Mehmet Ali Pamir’in adını vererek ağır tenkitlerde bulunulmuştu. Necati Bey’in bu yazısının sonunda şöyle diyordu: “… Hepimiz aynı kanı taşıyoruz. Hepimiz kardeşiz, hepimizin umdesi ve mefkûresi aynıdır. Böyle olmakla beraber sabık KATAK ve sabık Milli Parti, birbirileriyle mücadele ederken, Türkiye’yi ilk ziyaretimde Ankara’ya gönderdikleri telgrafla hiçbir partiye mensup olmadığım ve bitaraf bir şahıs bulunduğumu ilan etmişlerdi. İşte o zamanki vaziyeti düşündüğümüzde yani sabık KATAK ve sabık Milli Parti birbirileriyle uğraşırken bunların bu çirkin hareketlerinden müteessir olan azim Türk halkı bütün Kıbrıs Türklerini bir araya toplayacak bir şahsın çıkmasına intizar ediyorlardı. O zaman birleşmek için, bitaraf bir şahıs olmak hasebiyle bu teşebbüs tarafımdan vuku buldu diye bir çekememezlik ruhu karıştı ve bu birleşme teşebbüsünü akim bırakmak maksadıyla birbirileriyle uğraşanlar, güya bir birlik kurmuş görünerek halkımızı avutmak istediler. Fakat uyanık halkımız her şeyi yakından takip ettiği için, kendi partisini kendi eliyle kurmak azminde olduğunu fiili bir şekilde göstermiş bulunmaktadır…”3 Kısaca Necati Özkan, yine bu heyeti oluşturanları sine-i millete dönmeye davet etmektedir. Necati Bey, 4 Şubat 1950 tarihinde ise Mehmet Ali Pamir’i hedef alan bir yazı yazmıştı: “ Kıbrıslı Türklerin, ekonomik ve kültürel davalarını halledeceğiz iddasıyla Türkiye’yi ziyaret eden heyet, getire getire, Ankara’da bulunan Kıbrıslıların 30 ile 40 kişinin iştirakiyle kurmuş olduğu Kıbrıs Türk Kültür Derneği’nden Kıbrıs Türk Halkına hitaben bir beyanname getirebilmiştir. Bu heyete rehberlik eden Kültür Derneği’nin beyannamesinden anlıyoruz ki, derneğin delaletiyle, heyetin birçok yüksek şahsiyetler ve vekillerle nezaket görüşmelerinde bulunmaları temin edilmiştir. Çünkü beyannamede heyetin müspet bir iş başarabildiğine dair sarahat mevcut değildir. Beyannamenin altında imzası görünenler arasında Bay Mehmet Ali Pamir de vardır. Hatırlardadır ki, beş ay evvel Mehmet Ali Pamir Kıbrıs’a geldiğinde kendi imzasıyla bazı kimseleri Kardeş Ocağı’nda bir toplantıya davet etmiş ve bu toplantıda – Sanki eğitim Bakanlığından direktif almış gibi- Türkiye Eğitim Bakanlığının Kıbrıs’ta bir Sanat Okulunu açmaya hazır olduğunu ve bu maksat için Türkiye’de yaptığı temaslarda, mektebin açılması için bina ve bilcümle mektep teçhizatının Kıbrıs Türkleri tarafından yapılmasının şart olduğunu söylemiştir. Bu gayenin tahakkuku için de toplantıya icabet edenleri harekete geçirmeye teşvik etmiş ve mektep binasının inşasını temin maksadıyla iane toplamaya teşebbüs etmekle tavzif olunan bir de heyet-i faale seçilmiştir. Fakat aradan aylar geçtiği halde ne toplantıda bulunanlar, ne seçilen heyet-i faale ve ne de Kıbrıs’ı çok sevip benimseyen Kıbrıslılara yardım etmek için ön ayak olan Bay Mehmet Ali Pamir ve arkadaşları, ileri sürdükleri bu işe bir başlangıç olmak üzere, hamiyet keselerini açarak maddi herhangi bir yardımda bulunmadıklarından, halkımız bu işin aslı ve esası olmadığını anlamıştır…”4 İşte bu peşi sıra yayınlanan iki yazının ardından, Necati Özkan saldırıya uğramıştı. 4 Şubat 1950 cumartesi günü evine gitmek üzere Lefkoşa’da Mecidiye Sokağında bulunan Ahmet Mithat Akpınar’ın pastanesinin önünden geçerken, Kıbrıs Türk Kültür Derneği Asbaşkanı Mehmet Ali Pamir’in kardeşi Enver Mustafa’nın saldırısına maruz kalmıştı. Hikmet Afif Mapolar saldırı olayını bakın nasıl anlatıyor: “…4 Şubat 1950 tarihli günü, her zaman olduğu gibi “İstiklal Basımevi’nde çalışmakla geçiriyordu. Öğle yemeğine çok geç kaldığı halde, umurunda bile değildi. Zaman olur konuşmaya dalar ve öğle yemeğini unutur yahut da biz hatırlatırdık ona. Gene öyle oldu. Şafi bey gidip gelmişti. Necati Bey’i orada görünce: ‘Saat iki oluyor Necati Bey’ dedi. ‘Gene yemeği unuttun’. Aldırmadı. Bir sigara yaktıktan sonra, Mecidiye sokağına bakan kapıdan çıkıp gitti. Gözleri zayıf olduğu için, yere bakarak yürüyordu. Mecidiye sokağındaki Apdi Çavuş kavşağına geldiği zaman, karşıdan gelen, uzunca boylu, süvari pantolonlu, Frenk çizmeli birisinin taarruzuna uğradığı, gözlerinin içine yediği yumruklarla, yere yuvarlandıktan ve yüzü-gözü, sırtı-başı kanlar içerisinde kaldıktan sonra fark edebilmişti. Gözündeki gözlüklerin kırılmış, camlar hem gözlerini, hem de yüzünü parçalamıştı. Yerde yatan Necati’yi ayağındaki çizmelerle ezmek, öldürmek istiyordu saldırgan.  “Bırakınız, geberteceğim bu adamı” diye bağırıyordu. Bir başka adam çöktü adamın üzerine. Daha güçlü ve kuvvetli bir adam. “Çıldırdın mı sen? Çekil oradan” diye bağırıyordu. Saldırgan, çizmeli ayağını kaldırdı, fakat indiremedi. Güçlü adam onu yakalayınca yolun ortasına fırlattı ve Necati Özkan da bu suretle kurtulmuş oldu. Necati Bey yerde yatıyor, kanlar içerisinde inliyordu. Gözlükleri de parçalandığı için kimseyi görmüyordu. Güçlü adam: “Sarıl bana Necati Bey” dedi. “Seni yavaş yavaş kaldıracağım. Beni tanımadın galiba? Ben Demirci Abdurahman” Necati Bey, Abdurahman’ın yardımıyla ayağa kalktı. Ayakta duracak hali yoktu. Kan kaybediyordu…. Olayı ilkin Royter verdi. Yorum getiriyordu haberine Royter ve olayı siyasi açıdan alarak değerlendiriyordu. Royter’e göre “Saldırı Planlıydı” ve kesinlikle “Suikast”tı”. Biz buna katılmıyor, kardeşi Mehmet Ali Pamir İstiklal tarafından ağırca eleştirildiği için Enver Pamir bir öfke anında ve kararsız bir şekilde, mantıksızca, böyle bir harekette bulunduğuna ve öç almak hırsıyla kendi kendini tatmin etmek istediğine inanıyorduk. Fakat sonraları –kısa bir süre de olsa- gördük ki olayın planlanmış ve Enver Pamir’e yaptırılmış olduğu ortaya çıkmış ve buna biz de inanmış olduk… İstiklal’e gelenlerin dışında, telgraf çekenler, mektup yazanlar ve Necati Bey’in sağlık durumundan bilgi isteyenler o kadar çoktu ki, “İstiklal”de Necati Bey’in sağlık durumuyla ilgili olan sağlık raporlarını günü gününe gazetede yayınlıyor ve okuyucularımıza bilgi veriyorduk. Bir suç işliyormuşuz gibi, bu konuda ilk saldırı bize “Hakın Sesi”nden (Hür Söz NP) geldi. Kimmiş Necati Özkan ki, Devlet Bakanı gibi her gün sağlık bülteni yayınlıyormuşuz? Bu hareketimizle gülünç olduğumuzun acaba farkında mıyız? Diye sorular soruyor ve olay küçümsenmek isteniyordu… Pamir serbest bırakıldıktan sonra, onu KATAK toplantılarında, gezilerinde ön planda gördük. Her yerde Enver Pamir, dikkati çeken kişi olmuştu. En enteresanı duruşma günü gördüklerimizdi. Enver Pamir’i KATAK’lı hukukçular savunuyorlardı. Eminim ki bu savunma karşılıksız yapılıyordu…”5
Necati Özkan’a yapılan bu saldırı, Federasyona karşı olması nedeniyle gerçekleşmişti. Fakat Kavga Büyük’tü ve Sebebi de malumdu…
Devam Edecek…
1 Girne Milli Arşivi, 26 Kasım 1949 İstiklal Gazetesi, “Çirkin Bir Hareket”, Sayı:26, S:1-4
2 Hikmet Afif Mapolar’ın Aslar isimli yayınlanmamış eserinden naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:160-163
3 Girne Milli Arşivi, 3 Şubat 1950, İstiklal Gazetesi, Sayı: 84, S:1-4
4 Girne Milli Arşivi, 4 Şubat 1950, İstiklal Gazetesi, Sayı: 85, S:1
5 Hikmet Afif Mapolar’ın yayınlanmamış notlarından naklen Birinci, Ergin, M. Necati Özkan (1899-1970) Cilt IV, Necati Özkan Vakfı Yayınları, Mayıs 2001,S:174-176

3 Mart 2013 Pazar

KAVGA BÜYÜK SEBEP KÜÇÜK IV


Naim PINAR
naimpinar@gmail.com

KAVGA BÜYÜK SEBEP KÜÇÜK IV
18 Nisan 1943 Pazar günü büyük bir heyecanla kurulan,  resmi tarihimize ilk siyasi örgütümüz olarak yazılan K.A.T.A.K, daha bir yılını tamamlamadan cazibesini yitirmiş, bütünlüğünü koruyamamış ve küçülmeye başlamıştır. Adeta içinde barındırdığı “Azınlık” tanımlamasına uygun olarak azınlığa düşmüştür. Toplumsal bütünlüğün ateşli savunucusu Dr. Küçük ve arkadaşları ise; şeref, koltuk ve particiliğe karşı olduklarını haykırırken önce K.A.T.A.K Lefkoşa Federasyonu seçimlerinin yarattığı depresyonla çileden çıkmışlardır. Kısa süre sonra ise Kardeş Ocağı Azalığı için Doktor’un uygun görülmemesi bardağı taşıran son damla olmuş, Dr. Küçük ve particiliği toplumsal olarak “yanlış” gören fikirdaşları yeni bir parti kurarak K.A.T.A.K’tan ayrılmışlardır. Dr. Küçük, bu ayrılığın sebebi olarak her zaman Necati Özkan’ı hedef seçmiştir. Kıbrıslı Türklerin siyasal deneyimleri söz konusu olunca söylenecek o kadar olumsuz konu vardır ki, burada onları sıralamak yerine geçmişin siyasal kavgalarından örneklerle konuyu anlamlandırmak daha yerinde olacaktır. Geçen haftaki yazımda Dr. Küçük’e gelen isimsiz mektuptan bahsetmiştim. Mektup, Kardeş Ocağı Azalığına talip olan Dr. Küçük’e ağır hakaretler içeriyordu. Bu mektup üzerinden gazetesinde Dr. Küçük çok duygusal bir yazı kaleme alıyordu. Burada konuyu babasının nalbantlığına ve kendisinin halktan biri olduğuna getirip özellikle genç nesille seslenerek puan topluyordu. Halkın Sesi gazetesinin “Günün Cilveleri” köşesinde yazan Yavuz (Kazım Bedevi NP), Kıbrıslı Türklerin kurmuş olduğu en güzide kulüplerden biri olan Kardeş Ocağı’na karşı gözlerini yummuş kalemini açmıştı. Dr. Küçük’ün sesi olan gazete üzerinden yürütülen propaganda gün be gün sertleşerek oklarını Necati Özkan ve ona değer veren kesimlere yöneltmişti.


Kardeş Ocağı Azalığı…
Dr. Küçük’ün sahibi olduğu gazetede Yavuz kod adıyla “Günün Cilveleri” başlığı altında yazan Kazım Bedevi, Dr. Küçük’ün Kardeş Ocağı Azalığı’na seçilmemesini protesto eden yazısında şöyle diyordu: “Ne büyük şeref ve ne muazzam bir munzaferiyet değil mi?!.. şak, şak şak!.. Rum cemaati arasına kadar yayılıp hayret ve teessüfü uyandıran bu haber, öyle zannederim ki, cemaatimiz arasında yeniden alev gibi fışkıran lanetli particiliğin en iğrenç bir safhasını isbat etmiş olmakla, Kardeş ocağının kendi hıssasına bundan ne derece bir şeref isabet edeceğini veya ettiğini tahmini bile tüylerimi ürpertiyor. Herkes gibi ben de düşünüyorum.. Dr. Fadıl, henüz dumanı tüten belediye intihabında halkın kahir bir reyile azalığa seçilmiş ve bu suretle kendisine karşı ızhar edilen itimat ve sevgiyi muhaliflerine tanıtmıştı. Bugün memleketimizde bir doktor, bir gazeteci ve bir belediye azası bulunan Doktor Fadıl, öyle zannederim ki, cemaatimiz arasında varlığını hissettirecek bir ferttir. Böyle evsafa haiz bulunan memleketimizin münevver ve kültürlü bir evladını, bir kulüp çatısına kabul ettirmemek için, harekete geçen muhalifler acaba kendi aralarına hangi sınıf ve hangi meziyette insanları sokmak istiyorlar? Doktorun ne gibi kusurları ve bu cemaat hakkında ne gibi bir ihaneti görülmüştür? Doktoru zorla lekelemeğe yeltenenler onun suçunu, partici olmasında buluyor ve bu yolda propagandalar yapmışlar! Ne garip ve ne tuhaf bir vesile? Fakat doktor partici olmuş da hangi birliği yıkmış ve hangi ihtilalı çıkarmıştır? Pek çürük bir vesileden başka bir şey olmayan bu noktanın iç yüzünü meydana vurmak icap ederse hakikatte doktorun vatan aşkıyla milliyet fışkıran enerjisinin bazı saltanat ruhlu hotbinler tarafından çekilemediği noktasına varırız.(…) Hayır; doktor partici değil particilik yaratanları kahretmek için çalışan bir enerji kaynağıdır. Hususi bir kahvehaneden başka bir şey olmayan bir kulübe, doktorun kabul edilmemesi için var kuvvetiyle çirkin propaganda yapanlar asıl particiliğin kara bir timsali olduklarını hareketleriyle isbat etmiş olmadılar mı? Korkarız ki bu mesele cemaat hesabına yazılacak hoş bir olay olmasa gerektir. Asalet maskesi altında ikilik tohumu saçan birkaç şeref düşkünü belki de kendi akıllarınca doktordan intikam almış olduklarını zannedebilirler. Fakat bu intikam içtimai bünyemize vurulan zehirli bir hançer olduğunu da unutmamalıyız. Bilhassa imzasız gönderilen o çirkin mektup doktoru değil, göndereni paçavra edecek mahiyette bir vesikadan başka ne olabilir? Şahsi kin ve garezlerimizi zehirli bir salya gibi cemaatin ruhu olan içtimai noktalarına savrulup bulaştırmak bilmem hakkımızda ne derece hayırlı olacaktır. Dikkat… İkilik denilen cehennem zebanisi baş gösteriyor. Yıkılmalı bu mefkûre…”1 Yavuz (Kazım Bedevi NP) imzalı yazıdan, Dr. Küçük’ün particilikle suçlandığını anlıyoruz. Yavuz, ‘Doktor’un hangi ikicilik yaratan icraatını gördüler’, ‘hangi ihtilallını gördünüz’ diyordu. Bunun, Dr. Küçük’ün muhalifi olan Necati Bey tarafından uydurulmuş bir iftira olduğunu söylüyor ve 1943 Belediye seçimlerinde yenilen Necati Bey’in kendi aklınca intikam aldığını iddia ediyordu. Aynı yazıda Yavuz, Kardeş Ocağı’nı da hususi bir kahvehaneye benzetiyordu. Kıbrıslı Türklerin siyasal yaşamında önemli bir yeri işgal eden Kardeş Ocağı’na ilk kez ciddi bir sözlü saldırı yapılmış oluyordu. Artık siyasal kavga gittikçe büyümekteydi. Bu kavga bir fikir kavgası değildi. Kavga tamamen Dr. Küçük’ün siyasal mevkii elde etme uğruna eski siyasetçileri ekarte etme kavgasıydı. Fakat bu kavganın verildiği dönem, halkın birlik içerisinde tek sesle toplumsal haklarını talep etmesi gereken dönem değimliydi? Bu dönem de bile Kıbrıslı Türklerin siyasal tercihleri egolara yenik düşmüştür.
Milli Ayrılık “Bozkurt”
K.A.T.A.K’tan yol alma vakti gelmişti. Dr. Küçük ve arkadaşları bir yılını dolduramadan K.A.T.A.K’tan ayrılarak “Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi”ni kurduklarını açıklıyorlardı. Gerçi her daim particiliği ikilik yaratma olarak yazıp, dillendiren muhterem “Liderimiz” şimdi çok seslilik iyidir diyordu. Halk nazarında çeşitli yöntemlerle örgütlenmeyi başaran Dr. Küçük, yeni kurulacak partisi için “Bozkurt” amblemini uygun bulmuştu. Burada belirtmekte fayda vardır ki, Türkiye’deki Turancı anlayışın bunda ciddi etkisi vardır.
Dr. Küçük,  20 Nisan 1944 Perşembe günü gazetesi Halkın Sesi’nde “Yanlış Şayialar” başlığıyla kaleme aldığı yazısında yeni kuracağı partisini hem kamuoyuna hem de Ekselanslarına usturuplu şekilde anlatmaktadır. Burada dikkat çekici olan yine “Liderimizin” İngiliz Hükümeti’ne hürmette kusur etmeyeceği yönündeki beyanlarıdır. “Demokrat esaslar üzerine anayasası uzun müddetten beri hazırlanmaya çalışılan ve yakın bir zamanda karşımıza çıkacak olan “Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi”nin hakiki maksat ve gayelerini anlamayanlar daha doğrusu anlamak istemeyenler, bulanık suda balık avlamak ve bu suretle efkârı umumiyeyi biraz daha karanlıklar ve uçurumlara yaklaştırmakta olduklarını görmekle müteessir bulunuyoruz. Türk cemaatinin ilk defa olarak Kıbrıs’ta kurmağa teşebbüs ettiği “milli ve siyasi” bir partiye müzahir olan demokrat ve adil hükümetimize sonsuz teşekkür ve minnetlerimizi sunarken, bizlere bahşedilen bu büyük lütfu fena ve gizli maksatlara hizmetten ziyade, mahalli kanunların çerçevesi içerisine sıkıştırıp bırakmak ve ancak onların müsaadesi nispetinde hareket etmek başta gelen gayelerimizden biri olacaktır. Biz kanun çemberi içinden bir adım öteye atmamaya çok gayret ve dikkat da edeceğiz. Bu hayati noktalar üzerinde çok hassas davranacağız. Zaten değil mi ki ekalliyetteki fakir bir unsurun yaşaması ancak hükümetle sıkı bir iş birliği yapmasıyla kabil olabilir. İşte biz programımızı bu suretle hazırlar ve işe koyulurken aramızda öteden beri türeyen ve kendilerinden başka hiçbir varlık tanımayan bir zümre, güya biz Türk cemaatini ikiye ayırıyor, nifak kondağı sokuyormuşuz diye mutat ve mahut yaygaralarına yine başlamış oluyorlar. Fakat acaba bu efendilere sorabilir miyiz? Birlik diye yalnız dudaklarında dolaştırdıkları bu güzel kelimeyi hayatlarında ne zaman tatbikat sahasına koymayı düşünmüşler veya teşebbüs etmişlerdir. Çünkü onlar, bizden daha iyi takdir ederler ki böyle bir birliğin doğması kendi menfaatlerine aykırı bir hareket ve cemaatin ise lehine bir iş olmuş olacaktı. Bugün giriştiğimiz bu çetin mücadele, ikilik yaratmaktan ziyade, her vesile ile bu zavallı cemaati ikiye ayırmak isteyenleri ve ondan zevk alanları bünyemizden silkip atmaktadır. Bir defa düşününüz, yanı başımızda yaşayan unsurların muhtelif cemiyetleri hoş görünüyor. “Türk çiftçiler ve Türk amale” birlikleri tabii sayılıyor ve yalnız doğacak olan “Milli Parti” insafsızca hücuma uğruyor. Acaba niçin? Biz bu partiyi ne kendi hırsımızı tatmin etmek ne mevcut başka kurumları yıkmak ne de hükümetin başına gaile çıkarmak için kuruyoruz. Biz hiçbir zaman zayıf bir cemaatin bünyesinden de istifade çarelerini aramış da değiliz… Yalnız her şeyden evvel cemaatin malı bir kurum vermek niyetinde olduğumuzu bütün açık kalbimizle bir kere daha ilan etmek isteriz. Yoksa kurumun malı bir cemaat yaratmak ancak menfaat ve şeref düşkünlerinin ulaşmak istedikleri gayeler olabileceği muhakkaktır. Ve yine “Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi”nin ikinci mühim gayelerinden biri de “Türk çiftçisi, Türk amelesinin” dertleriyle alakadar olmak ve onlarla sıkı bir iş beraberliği kurarak 70 seneye karip bir zamandan beri çektikleri ıztırap ve sefalete nihayet verdirecek çareleri hep birlikte aramaktır. Zaten ancak bu iki fedakâr sınıfın kurtuluşudur ki Kıbrıs Türkünü de bugünkü acıklı durumdan kurtarabilecektir.  Hulasa biz ortaya atılırken hiçbir zaman çetin bir savaş halinde bulunan demokrat hükümetimizin başına ne gaile çıkarmak istiyor ve ne de fırsat düşkünleri gibi bir şeyler koparmak niyetindeyiz. Biz yalnız demokrasi denilen en olgun ve meziyetli bir rejimden istifade etmek ve mensup olduğumuz cemaate diğer kurumlarla el ele vererek beklenilen azami hizmetleri yapmaktır.”2
Siyasal konjonktürü iyi değerlendiren Dr. Küçük ve ekibi, yeni kurdukları “Milli Parti” ile hem İngiliz Hükümeti’nin gelecek politikalarına hizmet etmekte hem de halkın sıkıntılı yıllarında oluşan siyasal boşluğu doldurmaya aday olmaktaydı. 23 Ekim 1946 yılında İngiliz Sömürgeler Bakanı Greech Jones, Kıbrıs’ta ekonomik kalkınma için yeni projeler hazırlandığını açıklar. Bu çerçevede, yerli halkın iç işlerinde söz sahibi olacağı bir meclis kurulur(Danışma Meclisi). İngiltere, yeni anayasa çalışması için Lord Winster’i Ada’ya Vali olarak atar. Yeni Vali’nin yaptığı çalışmalara Kıbrıslı Rumlardan tepkiler yükselirken, Özerklik odaklı bu yeni düzenlemelere karşı Kıbrıslı Türkler Enosis tehdidi dolayısıyla ses çıkarmıyordu. Buna paralel olarak Kıbrıslı Türkler arasında yükselen milliyetçilik fikri, her geçen yıl artmaktaydı. Kıbrıslı Türklerin uluslaşma meylinde İngiliz Hükümeti’nin ciddi desteği hissedilmekteydi. 

Danışma Meclisi’nin ilk toplantısı 1 Kasım 1947 Cumartesi günü sabah saat:11.30’da İngiliz Okul’unda yapıldı. Bu toplantının amacı bir açılış töreni olmasından öte değildi. Fakat burada açılış konuşması yapan Vali Lord Winster şöyle diyordu: “Gerçekten yaşamsal önemi olan bir göreve el atmış bulunuyorsunuz. Bu meclisin işi, Kıbrıs tarihinde kat-i bir dönüm noktasını işaretleyebilir. Bu, parti siyasetinin üstünde olan bir meseledir. Karar verilecek nokta, içinde parti siyasetinin de bulunacağı bir anayasa şeklidir. Görevinizde başarı elde etmekle -ve siz, eminim yalnız başarı tasarlıyorsunuz- ada halkına özerk kurumlar, demokrat bir seçim şekli ve iç işlerini bir kalıba koyabilecek ve hükümet işine katılabilecek yasa yapıcı mekanizmayı ada halkına sunmakla Kıbrıs’ı, modern ve ileri fikirlerle göğüs göğse getirebilirsiniz ki bu sonuçlar yalnız hepimizin nihai gayesi olan adamızın refah ve saadetini yükseltmeye yarayabilir. Bu işlerin haddinden fazla uzamasına müsaade etmeyiniz ki, pek uzun bir gecikme olmaksızın sizi ve Sir Edvard Jackson’u (Meclis Başkanı ve Ada Baş Hâkimi NP) iyi ve doğru olarak yapılmış bir işten dolayı tebrik edebileyim.”3
Lord Winster’in İstişare Meclis’inin açılışında yapmış olduğu konuşmadan anlaşıldığı üzere, Hükümet’in yeni düzende particiliği desteklediği fakat İngiliz Hükümeti’ne karşı olunmamasının önemini vurguladığı görülmektedir. Hatırlayacak olursak Dr. Küçük’ün 1944 Nisan’ında kurmuş olduğu “Milli Partisi” bu kriterlere çok uygun görünmektedir. Zaten Dr. Küçük’ün “Yanlış Şayialar” başlıklı yazısında bahsettiği yeni partisi, sanki Lord Winster’in tanımına bire bir uyan, ekselanslarına sorun çıkarmayacak olan bir “demokrasi” öğesidir. Bu arada Necati Özkan’a karşı İngiliz Hükümeti ve yetkilileri her zaman temkinli yaklaşmaktadır. Bu süreci 1948 yılında ortaya çıkan yeni anayasa teklifi takip eder. Kıbrıslıların hayatında çatışmaların zeminini hazırlayacak olan bu anayasa üzerinde, her iki toplum içinde de tartışmalar yaşanır. Kıbrıslı Türklerin ileri gelenleri anayasa hakkında genel olarak olumlu yönde karar verir. Fakat Kıbrıslı Rumlar ise bağımsızlık ve Enosis arasında sıkışarak anayasaya karşı olumsuz fikir beyan ederler. 
İngiliz Hükümeti, anayasa çalışmalarından olumsuz sonuç çıkması üzerine en azından kendisine sadık tebaaları Kıbrıslı Türkleri kontrol altında tutup ekonomik ve siyasi seviyelerinin gelişmesi için Hâkim Mehmet Zekâ başkanlığında, adı “Türk İşleri Komisyonu” olan bir komisyon kurdurur. Bu komisyon Kıbrıslı Türklerin sözde sorunlarını tespit edip hükümete bir rapor sunacaktır. Rapor’un esas ilgilendiği konular; Okullar, Evkaf, Şeriye Mahkemeleri, Aile Yasası, Müftülük gibi konulardı. 1949 Belediye seçimlerinde Lefkoşa Belediye Azalığına seçilen Dr. Küçük, Siret Bahçeli, Hayri Avkıran ve Hasan Fahri Uzman’ın Kıbrıslı Rumlar arasında yükselen milliyetçi arzulara karşı İngiliz Hükümeti ile iyi ilişkiler içerisinde olduğunu görüyoruz. Necati Özkan ise bu oluşumun dışından hem İngiliz’in kurdurduğu Türk İşleri Komisyonu’na karşı çıkmakta hem de Dr. Küçük’ü ciddi şekilde eleştirmektedir.
Birlik- Mücadele-Didişme…
Necati Özkan’ın kurmuş olduğu İstiklal Gazetesi’nde, Dr. Küçük’ün Milli Partisi ile K.A.T.A.K’ın birleşmesi yönünde yaptığı çalışmaları eleştirdiği görülmektedir. Dr. Küçük’e ait Hür Söz Gazetesi ve İstiklal Gazetesi arasında geçen propaganda savaşında yaşananlar, siyasal deneyimlerimiz açısından günümüz siyasetçilerine belki ışık olmayacak ama en azından ne yapıyoruz biz? dedirtecek düzeydedir. Çünkü aynı geleneksel entrikaların bugün devam ettiğini üzülerek görmekteyiz. Necati Özkan’ın kurmuş olduğu İstiklal Gazetesi’nde yazan Hikmet Afif Mopalar, Yeni Bir Kulüp Teşekkül Etti” başlıklı yazısında K.A.T.A.K ve Milli Parti’den bakın nasıl bahsediyor: “Ha kuruldu, ha kuruluyor, kurulacak, kurulmak üzere, nihayet birçok istihallerden sonra yeni kulüp teşekkül etti. Vaktiyle Türk cemiyetini ikiye ayıran ve sağa, sola tehdit savuran, her görüşüne ve düşüncesine efkârı umumiyeyi itaate icap eden zat, yeni kulübün başına getirildi! Allah cemaatin encamını hayra götüre! Yeni kulübün kuruluşunda maalesef hiçbir yenilik göremedik. Meşhur bir Türk darbı masalı vardır: “Eski hamam, eski tas” Milli Parti nihayet manevralarında muvaffak oldu ve Katak’ı gömerek kendi düşünce ve amalini tahakkuk ettirdi. Zaten bu kadar yıllık mücadele ve didinmesi hep bu noktada toplanıyordu: Katak’ı yıkmak ve parayı ele geçirebilmek, nihayet buna da muvaffak olabildi. Yeni teşekkül eden yeni kulüp, Milli Parti’nin ve eskinin devamından başka bir şey değildir. Yalnız yeni kulübün, orijinalitesi vardır: Hani büyük devletlerin bir “başkan yardımcısı” vardır ya, bu defa da yeni kulübün ihdas ettiği bir koltuk daha var: O da “Sekreter yardımcısı” dır. Bu defa bu paye de meşhur “evet efendimci” biraz açıkgöz, saf tecrübesiz siyasilerden birine veriliyor. Allah mübarek eylesin. Bu yeni siyasi de cemaate hizmet maksadıyla oturduğu yardımcı koltuktan, halkın sırtına atlayarak Hükümet koltuğuna geçmek için mücadele ederse hakkıdır. Fakat unutmasınlar ki, yine cemiyete ve halka verdikleri sözü tutmadılar. Hani bu vatanperverler artık cemaat ve cemiyet işlerine karışmayacaklar ve bu gibi işleri ehline bırakacaklardı? Bu söz nerede kaldı. Zavallı Katak bir şahsın ihtirasları uğruna kurban edildi. Fakat bu işte temiz Türk halkının paraları ne olacak? Efkârı umumiyeye nasıl hesap verilecek? Yoksa yine halk hiçe mi sayılacak? Bundan şüphe mi edilir? Zaten bugüne kadar halka sorularak ne yapıldı? Kati olarak söyleyebiliriz: Hiç!”4 İstiklal Gazetesinin 20 Kasım 1949 tarihli sayısında bu birleşme üzerine bir de karikatür yayınlanmıştı. İstiklal Gazetesinin aynı günkü sayısında eleştirel karikatürün hemen yanında “Bir Dokun, Bin Ah Dinle” başlığı altında Dr. Küçük’e şöyle eleştiri getiriliyordu: “ Küçük dostumuz dün yazdığı bir baş makalede sekreteri bulunduğu partiden bahsederek bakınız ne diyor: Bu parti en demokratik esaslara göre kurulan ve işleyecek olan TEK siyasi parti olacaktır”. Tek siyasi parti ve demokrasi; bir şey demeye dilimiz varmıyor. Küçük dostumuz kaş yapayım diye göz çıkardığının farkında değil midir acaba? Bilmiyorsa kendisine haber verelim: Tek parti ile idare edilen memleketlere diktatörlük ve tek partinin sekreterliğini yapanlara da diktatör derler”5
Bundan sonra Necati Özkan, belli aralıklarla bu iki kulübün birleşerek oluşturdukları “Kıbrıs Milli Türk Birliği Partisi” hakkında İstiklal Gazetesi’nde halkı uyarıcı yazılar yazılmakta ve Dr. Küçük suçlanmaktadır. Kıbrıslı Türklerin zor günlerden geçtiği bu dönemde, “Liderimiz” Dr. Küçük ve fikirdaşlarının topluma ihanet ettiklerini söyleyen Necati Özkan, yeni bir parti kurarak halka ulaşmaya çalışacaktı. Kemalizm’in etkisi altında siyasal pratiği gelişen Necati Özkan ile Türkiye’deki yükselen Turancı anlayışın etkisiyle siyasal pratiğini yoğuran Dr. Küçük arasında artık kavga daha da büyüyecekti. Dr. Küçük’ün tehdit ve diktatörce tavırlar sergilediğini her fırsatta gazetesinde yazan Necati Bey’e karşı Türkiye’de yükselen yeni akım milliyetçi anlayışla işbirliğine giden Dr. Küçük artık Liderlik yarışını ilan etmiş oluyordu…
Devam Edecek…
Dipnotlar
1Girne Milli Arşiv, Halkın Sesi Gazetesi, “Günün Cilveleri-Dr. Fadıl Küçük, Kardeş Ocağına aza olarak kabul edilmedi-”, 23 Aralık 1943, Sayı:355, Sayfa:2
2Girne Milli Arşiv, Halkın Sesi Gazetesi, “Yanlış Şayialar”, 20 Nisan 1944, Sayı:406, Sayfa:1
3 Danışma Meclisi Tutanakları’ndan naklen Gazioğlu, Ahmet, İngiliz Yönetiminde Kıbrıs II, Enosis Çemberinde Türkler, CYREP yayınları, Nisan, 1996, S:377
4 Girne Milli Arşiv, İstiklal Gazetesi, “Yeni Bir Kulüp Teşekkül Etti” ,20 Kasım 1949, Sayı:21
5 Girne Milli Arşiv, İstiklal Gazetesi, “Bir Dokun- Ne Derler!- Bin Ah Dinle” ,20 Kasım 1949, Sayı:21