27 Temmuz 2013 Cumartesi

ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR?

Naim PINAR
naimpinar@gmail.com
ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR?
Yarın Kıbrıslı Türkler, 1976’dan bugüne dek tam onuncu kez sandık başına gidiyor. Kıbrıslı Türklerin siyasal yaşamında Türkiye’nin rolü ve yeri her zaman büyük olmuştur. AKP iktidarındaki Türkiye Hükümetlerinin Kıbrıs’a bakışı diğer TC hükümetlerinden farklı şekillenmiştir. 2002’de başlayan TC-KKTC arasındaki gerginlik önce milliyetçi kanadın ciddi şekilde yara almasına neden olmuş, Denktaş gibi Türkiye halkları üzerinde siyasi etkisi olan bir figür siyasetten çekilmek zorunda kalmıştır. Daha sonraki yıllarda kuzey Kıbrıs’taki demokrat, sol sivil toplum örgütleri ve sendikalar AKP’nin hedefi haline gelmiştir. Zamanla AKP hükümetlerinin pragmatik politika ekseni ve ekonomik yaptırımları Kıbrıslı Türklerin arzu etmediği gelişmelerin oluşmasına yol açmıştır. Toplumsal olarak aşağılanmışlık duygusu yaşayan Kıbrıslı Türkler, sağcısından solcusuna belki de ilk kez bu seçimlerde TC hükümetinin işaretine kulak tıkayacaktır. 1974’den günümüze kadar Kıbrıslı Türklerin büyük çoğunluğu TC hükümetlerinin söylemlerinden direkt olarak etkilenmekte ve bu söylemlerden mesajlar çıkarmaktadır. Kuzey Kıbrıs’taki siyasi yapının ayakta kalmasını sağlayan donelerden biri de yıllarca TC’den gelen mesajlardır. Fakat yarın gerçekleşecek seçimler sonucunda çıkacak olan tablo çok konuşulacaktır.  Zira Kıbrıslı Türkler siyasetin kirlendiğini her zaman bildi, fakat ses çıkarmadı, Kıbrıslı Türkler, siyasetin özgür olmadığını hep hissetti, ama ses çıkarmadı, Kıbrıslı Türkler, siyasilerin hep oyuncağı oldu, ama kendi de bu oyunu hep sevdi. Bugün ise gelinen son noktada küskün, bıkkın bir toplum vardır. Artık bu toplumun oyun oynamak isteyeceğini hiç sanmıyorum. Kısaca son 37 yılda yaşanan seçimlere bakacak olursak toplumsal olarak nelere şahit olduğumuzu hatırlayabiliriz.
1976 K.T.F.D (Kıbrıs Türk Federe devleti) döneminde yaşanan ilk milletvekilliği seçimlerinde milliyetçi söylemler halk nazarında etkili olmuş ve yeni kurulan UBP seçimlerden zaferle çıkmıştı. Muhalif partiler ise Kıbrıslı Türklerin yaşamlarındaki olumsuzlukları cesaretle vurgulamışlarsa da savaştan çıkmış, nüfusunun büyük bölümü göçmen olmuş bir toplumun öncelikleri; ailelerinin yaşamlarını garanti altına almak, iskân ve rehabilitasyon sorunlarına çare aramak olduğundan idareyi elinde tutan “Liderliğe” yani yaşamlarının garantisi gördükleri erke meyletmişlerdir.
Kıbrıslı Türkler, K.T.F.D’nin ilk seçimlerinden 1981 yılındaki ikinci seçimlere değin UBP içerisindeki güç kavgalarına ve menfaat çatışmalarına şahit olmuştur. Seçimler sonunda kurulan UBP hükümetinde İrsen Küçük ve Derviş Eroğlu ilk kez bir kabinede birlikte olmuşlardı. Fakat bu birliktelik uzun sürmemiş ve 9 Mayıs 1977’de Derviş Eroğlu Eğitim, Öğrenim ve Kültür bakanlığından istifa etmiştir. UBP içindeki çalkalanmadan ayakta kalan Tarım Bakanlığı görevini sürdüren İrsen Küçük olmuştur. Bu döneme kısaca “güç kimde?” dönemi diyebiliriz. İrsen Küçük 1976’dan Aralık 1983’e kadar bu görevi sürdürmüştür. Derviş Bey ise bu dönem zarfında UBP içerisinde git gide güçlenmiş ve 1985’de artık Başbakan olarak siyasi arenada güç bende demiştir. Başbakan Eroğlu olduğu sürece ta ki 1998’e değin İrsen Küçük hiçbir kabinede görev alamamıştır. 28 Haziran 1981 yılında yapılan K.T.F.D ikinci seçimlerinde ise çıkan tablo UBP’nin azınlık hükümeti kurmasına yol açsa da toplum açısından değişen bir şey yoktu. Kıbrıslı Türklerin bir kısmı siyasetin çarkları arasında ezilmiş, bir kısmı ise bu çarklara yağ olmuştur. Bu dönemde muhalefet partilerinin koalisyon kurma çalışmalarında kısır döngü yaşandığını görüyoruz. Ardından gelen KKTC’nin ilanı ve ilk seçimlerinde, UBP içerisinde gücü eline geçiren Dr. Derviş Eroğlu artık Başbakan olmuştur. KKTC’nin ilk seçimleri, bugün yaşanan Eroğlu-Küçük kavgasının zeminini de bizlere sunmaktadır. 23 Haziran1985 genel seçimleri öncesi UBP’den istifa eden İrsen Küçük seçimlere yeni kurduğu Toplumcu Atılım Partisi altında katılmıştı. Bu olay aynı seçimlerde dağıtılan UBP seçim bildirgesinde bir ihanet olarak yer alıyordu: “İsmet Kotak, İrsen Küçük ve Raif Denktaş gibi politikacılar, UBP’de topladıkları oylar sayesinde politik hayattaki yerlerini almışlardır.. Bu üç politikacı, kendilerine politik hayatta yer kazandıran Ulusal Birlik Partisine ve partinin güçlü tabanına karşı İHANET işlemişlerdir. Bu ihanetin ağır bedelini, önümüzdeki seçimlerde halkımızın iradesiyle, partileriyle birlikte siyaset sahnesinin dışına atılmakla ödeyeceklerdir”. 1
UBP içerisindeki çatışmadan doğan ayrılıklar bugün Eroglu ve Küçük arasındaki kavganın tarihsel arka planı olarak karşımıza çıkıyor. 1985 yılındaki seçimler sonucunda seçim barajının da % 8 olmasının katkısıyla UBP’den ayrılan ihanetçiler başarısız olmuşlardır. Bu seçimler sonucunda İrsen Küçük adeta UBP seçim bildirgesinde yazdığı gibi siyasetin dışına itiliyordu. Aynı bildiride İrsen Küçük’ü “Beygir” amblemli partisinin kurtaramayacağına da vurgu yapılıyordu: “UBP içinde barınamayan, parti içindeki demokrasiye tahammül edemeyen ve bakanlık koltuğu alamayınca “benden sonrası tufan” zihniyetiyle UBP’den kaçan ve partimizin güçlü tabanından beyhude gayretlerle kendi taraflarına taban kaydırmaya çalışanların ne kadar kişiliksiz oldukları tesbit ettikleri parti amblemlerine baktıkça daha iyi anlaşılmaktadır.  Halkımızın belirli kesimlerini etkilemek ve oy tavlamak için İsmet Kotak’ın DHP’si ve Türkiye’de 12 Eylül’den sonra kapatılmış olan CHP’nin 6 ok amblemini: İrsen Küçük’ün TAP’ı ise DP ile AP’nin meşhur at amblemini almışlardır. Bu taklitçilikleriyle şahsiyetsiz ve özentili politikanın temsilcileri haline İsmet Kotak’ın altıok, İrsen Küçük’ü ise “beygir” kurtaramayacaktır”. 2
1985 seçimlerinin sonunda I. Eroğlu Hükümeti kurulmuştu. Bu tarihten 1998 tarihine kadar Eroğlu Başbakanlığında 6 Hükümet kurulmuş, İrsen Küçük bu altı hükümete kadar olan 13 yıllık sürede oluşan kabinelerin hiçbirinde yer alamamıştır. Ta ki 30 Aralık 1998 tarihinde UBP-TKP koalisyon hükümeti kuruluncaya dek. 2000’li yıllara gelinirken Kıbrıs Sorunu Kıbrıslı Türklerin tekrardan gündemine getiriliyor. Seçimler artık milenyumla birlikte dış politika ekseninde ve milliyetçilik kıskacında şekilleniyordu. Toplum, iki cepheye ayrılarak ulusalcı ve barış yanlılarının tartışmaları arasında eziliyordu. Hem barış talebi hem de ulusal hisleri güçlü olan seçmenler, bu süreçte Türkiye’nin değişen dış politika ekseni arasına sıkışan duygularıyla siyasette sadece menfaatlerin hâkim olduğu inancına geri dönüyor ve seçmenin seçime katılım oranı düşüyordu. Örneğin barış yanlılarının söylemlerinin hâkim olduğu 17 Nisan 2005 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Cumhurbaşkanı seçilen Mehmet Ali Talat % 55,9 oy almıştı. Seçime katılım oranıysa % 69.58 gibi KKTC için oldukça düşük bir katılımla gerçekleşmişti. Katılımın düşük olmasının nedenlerinin başında TC’deki AKP hükümetinin dış politikadaki pragmatik duruşu gelmekteydi. Zira ulusalcı kanat ilk kez TC hükümeti tarafından görmezlikten geliniyor ve bağnaz olarak nitelendiriliyordu. 2009’a gelindiğinde CTP-BG’nin büyük ortak olduğu hükümetlerin toplum tarafından eleştiri yağmuruna tutulması sonucunda toplumun ulusalcı küskün kanadı ki bunlar azımsanmayacak bir orana sahiptir sandık başına giderek önce UBP’yi tek başına iktidar yapmış daha sonra da UBP’nin lideri Dr. Derviş Eroğlu’nu % 50.38’lik destekle saraya yollamıştır. Bu seçimlerde  % 76.37’lik katılım oranı yakalanmış ve ulusalcı kanadın adayı Eroğlu kazanmıştı. Derviş Eroğlu’nun saraya uğurlanmasının ardından UBP kendi içerisindeki kazanı kaynatmaya başlamış, 1976’dan beri siyasette varlığını sürdürmüş İhtiyarlardan olan İrsen Küçük ortamın ısınmasıyla tek tek rakiplerini kazanın içine itmeye başlamıştır. Halkın şahit olduğu olaylar dudak uçuklatacak şekildeydi. Fakat UBP’nin bunları ilk kez aleni olarak yapması dışında olağan politik kavgalar olarak anıldığını gözlemledik. Muhalefetin gittikçe artan tepkisi, hem TC’nin ekonomik programlarına hem de hükümetin kişiliksiz duruşuna halkın yeter demesine yol açmıştır.
Bugün siyaset, halk nazarında yolsuzluklar, dolarlar, transferler ve diğer ahlak dışı ilişkiler sarmalı olarak hatırlanmaktadır. Halkın seçime katılım oranı merak konusudur. Seçmenin yeniden temiz siyasete inanması için ortamda siyasetin oksijeni sayılan “hizmet etme arzusu” ile yanıp tutuşan politikacıların azlığı bu inancı zayıflatmaktadır. Milletin vekili yani temsilcisi olacak olanların “acaba bu haftaki oturuma kaçı katıldı?” sorusunu sordurmayacağı bir parlamento için halkın ince eleyip sık dokuması ve artıkları eleğin üstünde bırakmaları gerekiyor. Yazının sonunda sizlerle paylaştığım tablonun son bölümünü boş bırakıyorum. Herkesin politize olduğu bir ülkede eminim ki tahmin yazmak isteyen birçok seçmen olacaktır.  Tahminleriniz sizin düşünceleriniz mi yoksa toplumun alışkanlıklarını göze alarak değerlendirme yaptığınız bir siyasi karar mı? Bu konuya çok dikkat edin. Siyaset, sorunlara çare üretecek ve insanlığın gelişimini şekillendirecek projelerle paralel giderse o zaman sistem kendiliğinden oluşur. Siyasette çareler bireysel olursa o zaman herkesin kendi sistemciği olur, ancak çareler kolektif çıkarlara hizmet ederse bu sistem hepimizin olur. Artık kuzey Kıbrıs’ta herkese eşit duran, tarafsız bir yapının inşa zamanı gelmiştir. Köklü bir reform mu yoksa alışılmış düzenin yeniden şekillenmesi mi? Bu kararı bugün hep birlikte vermeliyiz…









Seçim Tarihi
Siyasi Partiler
Aldıkları Oy %
Vekil Sayısı
Seçmen Sayısı
Seçime Katılım Oranı
20 Haziran 1976 KTFD Milletvekilliği
UBP
% 50.3
30
75.824
%74.3
TKP
% 20.2
6
CTP
% 12.8
2
HP
% 11.7
2
28 Haziran 1981 KTFD Milletvekilliği
UBP
% 42.5
18
84.721
% 88.6
TKP
% 28.5
13
CTP
% 15.1
6
DHP
% 8.1
2
TBP
% 5.5
1
23 Haziran 1985 KKTC Milletvekilliği
UBP
% 36.7
24
95.124
% 87.4
CTP
% 21.4
12
TKP
% 15.8
10
YDP
% 8.8
4
6 Mayıs 1990 KKTC Milletvekilliği
UBP
% 54.7
34
103.218
% 91.5
DMP
% 44.5
16
YKP
% 0.8
-
13 Ekim 1991
KKTC Milletvekilliği Ara Seçimleri
UBP
% 67
11
106.303
% 67.2
HDP
% 13.9
1
12 Aralık 1993 KKTC
Erken Genel Seçimleri
UBP
% 29.9
17
108.622
% 92.9
DP
% 29.2
15
CTP
% 24.2
13
TKP
% 13.3
5
6 Aralık 1998
KKTC
Milletvekilliği
UBP
% 40.4
24
122.574
% 86.6
DP
% 22.6
13
TKP
% 15.3
7
CTP
% 13.4
6
14 Aralık 2003
KKTC
Milletvekilliği
CTP
% 35.17
19
141.596
% 86
UBP
% 32.89
18
DP
% 12.92
7
BDH
% 13.2
6
20 Şubat 2005
KKTC
Milletvekilliği
CTP-BG
% 44.5
25
147.823
% 80.8
UBP
% 31.7
18
DP
% 13.5
6
BDH
% 5.8
1
19 Nisan 2009
KKTC
Erken Genel Seçimleri
UBP
% 43.97
26
161.373
% 81.7
CTP-BG
% 29.34
15
DP
% 10.64
5
TDP
% 6.87
2
ÖRP
% 6.2
2
28 Temmuz 2013 KKTC
Erken Genel Seçimleri
CTP-BG
% …..
…..


UBP
% …..
…..
DP-UG
% …..
…..
TDP
% .....
…..
BKP-TVG
% …..
…..

Dipnotlar
11985 UBP seçim bildirgesinden
21985 UBP seçim bildirgesinden











15 Temmuz 2013 Pazartesi

MÜSLÜMAN KARDEŞLER

Naim PINAR
naimpinar@gmail.com
MÜSLÜMAN KARDEŞLER
Arap Baharındaki etkin rolleri ve son günlerdeki Mısır’da yaşanan olaylarla tekrardan dünyanın gündemini meşgul eden, iki kılıç arasına yerleştirilmiş Kuran’dan oluşan örgüt amblemleriyle bilinen “İhvanül-Müslimin” yani Müslüman Kardeşlerin hikâyesi…
1906 senesinde Mısır’ın El-Buheyre şehrine bağlı Mahmudiye kasabasında yaşama gözlerini açan bebeğin 22 yıl sonra kuracağı gençlik örgütünün dünyaca tanınıp, etkin bir siyasal İslam örgütüne dönüşeceği kimin aklına gelirdi. Mahmudiyeli çocuğun babası Ahmed Bin Abdurrahman Bin Muhammed el-Benna el-Saatî, geçimlerini sağlamak için saatçilik yapmaktaydı. Aynı zamanda bir âlim olarak da bilinmekteydi. Baba El-Saati, Mısır’da Muhammed Abduh döneminde El-Ezher’de öğrenciydi. Muhammed Abduh önemli bir kişiydi: Abduh, Mısır’ın en meşhur İslam reformistlerinden biriydi: Sunni-Hanbelî fıkıh mezhebinin kurucusu sayılan Ahmed Bin Hanbel’in “Hz. Muhammed’in hadislerinin bir derlemesi olan “Musned”in yeni bir derlemesini kaleme alan kişiydi. Bu İslam dünyası için oldukça önemli bir eserdi. İşte bu eser, Müslüman Kardeşleri 1928’de kuracak olan Hasan El- Benna ismindeki genci, babası aracılığıyla derinden etkileyecekti.
Hasan El-Benna…
Müslüman Kardeşlerin kurucusu El-Benna, 8 yaşına geldiğinde Mahmudiye’deki Reşâd Medresesinde temel din eğitimini almaya başlar. 12-14 yaşlarında Hadisleri ezbere okuyabilen bu çocuk, Arapça şiir, kompozisyon ve gramer derslerini tamamladığı “El Medresetül-İdadiye”de eğitimini sürdürür. Bu yıllar içerisinde henüz 13 yaşındayken (1919) Mısır’da patlak veren İngiliz aleyhtarı eylemlerden etkilenir. İngiliz aleyhtarı birçok grev ve eyleme daha bu yaşlarda katılır. El-Benna artık İslam’ı sadece manevi ve dinsel olarak almıyor, politik olarak da düşünmeye başlıyordu.  17 yaşına geldiğinde Mahmudiye yakınlarındaki “Demenhur”da okuluna devam ederken iç içe olduğu Sûfi-tarikat çevreleriyle ilişkileri gelişiyordu. El-Benna, İslam’a ve ülkesine karşı sorumluluğunun sadece ibadetle yerine getirilemeyeceğine inanmaya başlamıştır. El-Benna, gençlik döneminde çeşitli öğrenci eylemlerinde yer almıştır. “Cemiyyetü’l-Ahlakı’l-Edebiye” adlı gençlik örgütünün başkanlığını yapmıştır. Bu örgütün en dikkat çekici özelliği; üyelerinin son derece disiplinli yaşam tarzlarıdır. Bu dernekte, İslam yolundan ayrılanlara ciddi cezalar uygulanmaktaydı. El-Benna, bu cezaları Müslümanı eğiten ve entelektüel gelişimi sağlayan gerekli yaptırımlar olarak görmekteydi. 17 yaşında Mısır’ın en köklü ve etkin öğretmen yetiştirme okulu olan Kahire’deki “Dar’ül-Ulûm Öğretmen Okul”una başlayan El-Benna, burada geçirdiği 4 yılın sonunda İslam’ın tasavvuf i mücadeleden politik mücadeleye geçmesi gerektiğine inanır. Mahmudiye’den çıkıp Kahire gibi karmaşık büyük bir şehre gelerek batılılaşmanın etkilerini yakından ve derinlemesine görür. Batılılaşmanın Mısır Müslümanları üzerinde yarattığı toplumsal etkileri ve sosyo-kültürel yozlaşmayı yakından izler. El-Benna, batının “düşünce özgürlüğü” kavramını manevi ve ideolojik yozlaşma olarak görmektedir. İlk kez bu dönemde bir örgüt kurma, dergi çıkarma ve makaleler yazma fikri aklında belirir. El-Benna’ya göre İslam’ın camiden çıkıp kitlelere yayılma zamanı gelmiştir. El-Benna, 1927’de öğretmen okulundan mezun olduktan sonra İsmailiye’ye öğretmen olarak atanır. İsmailiye, Süveyş Kanalı Bölgesinin kontrol merkeziydi. Burada geçen yıllar El-Benna’nın liderliğine ve Müslüman Kardeşlerin doğuşuna sebep olmuştur. İsmailiye’de geçen 6 yıl boyunca El-Benna, yabancıların hâkimiyetini ve etkisini gözlemler. Zira burada İngiliz İşgal kuvvetleri ve Süveyş Kanalı şirketinin Fransız memurları konuşlanmaktaydı. Buradaki yabancılar, Mısırlılardan çok daha iyi işlere ve koşullara sahipti. El-Benna’nın zihninde oluşan batı karşıtlığı fikrinin gelişmesinde burada geçirdiği yıllar çok etkili olmuştur.
İhvanü’l Müslimin Doğuşu…
“İhvanü’l-Müslimin” yani bilinen adıyla Müslüman Kardeşler örgütü, 1928’de Hasan El-Benna tarafından İsmailiye’de bir gençlik teşkilatı olarak kurulur. Ancak örgüt bir yıl sonra resmi statü kazanır. Başlangıçta İslam dinini canlandırmak ve toplumsal reformu amaçlayan teşkilat, zamanla siyasal İslam hareketine dönüşür. Müslüman Kardeşlerin siyasallaşma sürecinde; 1936 tarihinde İngilizlerle Mısır’ın karşılıklı savunma ve ittifak antlaşması yapması sonucunda doğan toplumsal muhalefet ve Filistinli Arapların Siyonist yayılma ile İngiliz manda rejimine karşı başlattıkları silahlı mücadele önemli bir yer tutar. Müslüman Kardeşlerin karizmatik genç lideri Hasan El-Benna, ülke insanının ruh halini iyi analiz etmiş, çok iyi hitabet yeteneği olan bir kişiliğe sahipti. El-Benna, takipçilerinden seçtiği bir grubu ülkenin çeşitli bölgelerinde görevlendirmiştir. Müslüman Kardeşlerin büyük abisi El-Benna, takipçilerini iyi birer propagandist olarak yetiştirmiştir. Takipçilerini sadece dini konularda değil, Mısır’ın milli ve toplumsal meselelerine hâkim, İslam’ın genel sorunlarına da duyarlı inançlı örgütçüler olarak yetiştirmiştir. Batı’dan ithal dans, tiyatro ve içki gibi şeyleri İslam dinine tehdit olarak görmüştür. Fakat kendisinin batı teknolojisine büyük hayranlığı vardı. Kitlelere hitap etmek için batının gelişmiş mikrofonlarını kullanıyor ve bu iş için özel eğitilmiş bir de teknisyen ekip bulunduruyordu.
Örgütün tüm yürütme işleri Kahire’deki ev anlamına gelen “Dar” adlı merkezden gerçekleştiriliyordu. Burası hem Kraliyet Sarayı’na hem de El-Ezher’e çok yakın konumdaydı. Kahire dışında da şubeler kurulmuştu. Bu şubelerin zorunlu olarak uyguladığı programların genel esasları: Cehaletle savaşıp okur-yazarlığı arttırmak için akşam okulları kurulması,  hasta ve yardıma muhtaçlara yönelik sosyal iyileştirme çalışmaları, topluluk üyelerini sağlıklı ve güçlü tutmayı hedefleyen beden eğitimi düzenlemeleri, gizli eğitilen paramiliter bir erkek izci grubu ya da gezici birliğin her daim zinde tutulması bunlardan birkaçıydı. Örgüt bu esaslara bağlı olarak çeşitli okullar açtı. Yoksullar için para topladı. Köylerin ıslahı için çalıştı. İsmailiye’de kurulan örgütün ilk “Kardeşleri” daha çok eğitimsiz insanlardan oluşmaktaydı. Fakat örgüt Kahire’de konuşlanmaya başlayınca buradaki eğitimli insanları da etkilemeyi başardı ve giderek toplumun her kesiminden üyeleri olmaya başladı. Bunlar arasında; Mısır ordusundan subaylar, El-Ezher’den hatırı sayılır öğrenci, memur ve seçkinlerde vardı. Fakat hepsinden önemlisi ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturan doğası itibarıyla da dindar-muhafazakâr olan kırsal kesim ahalisi vardı. Hasan El-Benna’nın İsmailiye’de yalnızca 6 kişiyle yaktığı bu ateş 1934’de gelindiğinde dev bir yangına dönüşmüştü. 1934’de Müslüman Kardeşlerin Mısır’da 50 civarında aktif şubesi olduğu biliniyor. Onu izleyen ilk on yılda bu sayı on kat artmış ve şube sayısı 500’e ulaşmıştı. 1946’da büyük abi El-Benna yaklaşık olarak Müslüman kardeşlerin yarım milyon üyeye sahip olduğunu açıklamıştır. 1950’lere gelindiğinde Örgütün 1 milyondan fazla üyesi ve 1500 şubesi olduğu tahmin edilmektedir. İlk kez 1937 tarihinde Mısır dışında da faaliyet göstermeye başlayan örgüt, sırasıyla önce Suriye’de dört şube, Lübnan’da iki şube açmıştır. Daha sonra da Filistin, Ürdün ve Sudan’da açılan şubeler bunu takip etmiştir. Müslüman Kardeşler giderek büyümüş, Arap toprakları dışında da faaliyet göstermeye başlamış, Pakistan, güney Sudan ve Afrika’da da şubelerini oluşturmuştu.


Anayasamız Kur’an, Rehberimiz Peygamber, En Büyük Arzumuz Allah Yolunda Ölüm!
Müslüman Kardeşlerin ana sloganı olan, “Anayasamız Kur’an, Rehberimiz Peygamber, En Büyük Arzumuz Allah Yolunda Ölüm!” aslında örgütün siyasallaştıktan sonra ortaya koyduğu amaçları da özetlemektedir. Slogan’dan da anlaşılacağı üzere Müslüman Kardeşler için, Kuran artık sadece kutsal bir din kitabı değil aynı zamanda da toplum hayatını düzenlemekte kullanılacak bir yazılı hukuk kanunu, yani anayasadır. Peygamber artık sadece tanrının mesajcısı değil aynı zamanda takip edilmesi ve örnek alınması gereken bir siyasi liderdir. Amaç ise Allah yolunda her şeyi göze almak yani cihattır. El-Benna, siyasi partilere karşı çıkmaktaydı; O’na göre, İslam’ın birleştirici özelliği vardı ve Müslümanların refahı, ülkelerinin geleceği için bir bütün olarak hareket edilmeliydi. Müslüman Kardeşlerin o günkü siyasi duruşu, İslam devletini, şeriatı layıkıyla uygulamak ve Müslümanlığı diğer milletlere tanıtmaktı. Müslüman Kardeşlerin büyük abisi Hasan El-Benna, 1936’da dünyadaki diğer Müslüman ülkelerin liderlerine yönelik bir mektup yazar. Mektupta; batı medeniyeti red ediliyor, batıya yönelik suçlamalar yapılıyor ve İslam’ın mükemmelliğinden ve ihtişamından bahsedilerek İslam ülkelerinin yöneticilerine kendisinin belirttiği ilkeler doğrultusunda hareket etmeleri halinde Müslüman Kardeşlerin her zaman destekçileri olacağı açıklanıyordu. El-Benna, adeta 20. yüzyılın ilk yarısında halifeliğe soyunuyordu. Bunun mevcut koşullarda imkânsız olduğunu iyi bilen Hasan El-Benna, Müslüman halklar arasındaki eğitimsel, ekonomik ve toplumsal farkların ortadan kaldırılmasını hedefliyordu. O zaman gerçekten halife olabilirdi. Bu farklılıkların ortadan kalkması için işbirliğinin şart olduğunu düşünüyordu. 1928’deki kuruluşundan itibaren 1936’ya kadar daha çok dini planda etkin, bir sosyal yardım ve dayanışma hareketi olarak gözlemlenen Müslüman Kardeşler 1936 tarihiyle siyasal mücadelesinde ilk ciddi adımını atar.
Siyasi Bir Varlık Olarak Müslüman Kardeşler…
Filistinli Arapların Siyonist yayılmaya ve İngiliz Manda Rejimine karşı ayaklanması Müslüman Kardeşlere siyasallaşma ve Mısır dışında faaliyet fırsatı verdi. Müslüman Kardeşler, 1936 tarihiyle Filistinli Araplara mücadelelerinde tam destek vermiştir. Onlar için bağış kampanyaları düzenlemişlerdir. Bu destekleri sonrasında Arap ülkelerindeki popülaritesi artan Müslüman Kardeşler Mısır dışında da artık söz sahibi olmuştu. Buna rağmen siyasetten uzak duran El-Benna, yönetimin dışında kalarak güçlenmiştir. 1947 tarihine gelindiğinde milliyetçi ve İslamcı 15 kadar grubun oluşturduğu bir birliğin egemen üyesi olan Müslüman Kardeşler, “Mısır’a gecikmeksizin Hürriyet” talep eden bir programı savunuyordu. 1948 senesinde yaşanan Arap-İsrail savaşı, Müslüman Kardeşlere yine Mısır dışında aktif roller vermiştir. Arap-İsrail savaşı sırasında gerilla tarzında savaşı öğrenen Kardeşler artık silahlı mücadelede de deneyim kazanmıştı. Savaş sonrası Mısır’ın sıkıntılar içerisine girmesi ülkedeki laik rejime yönelik muhalefeti hızlandırdı. Darbenin kokusunu erken hisseden dönemin Başbakanı Nukraşi, sıkıyönetim ilan ederek Müslüman Kardeşler’in faaliyetlerini yasaklamıştır. Bu tarihten itibaren örgüt yeraltına iner. Müslüman Kardeşler Başbakan’ın bu hareketini affetmedi; 1948 yılında veteriner öğrencisi olan 23 yaşındaki bir Kardeş Başbakan Nukraşi’ye suikast düzenleyerek cezasını verir. Fakat bu olay sonucunda Örgüt, hükümet yanlısı grubun düzenlediği karşı suikast saldırısı sonucu Müslüman Kardeşler Örgütünün kurucusu büyük abi Hasan El-Benna’yı 12 Şubat 1949’da kaybetmiştir.  İşte bu olay sonrası Müslüman Kardeşler arasında birlik bozulmuş, aralarında fikir ayrılıkları yaşanmıştır. 12 Ocak 1950’de Nukraşi’nin yerine geçen Nahas Paşa Hükümeti tarafından örgüte konan faaliyet yasağı kaldırılır. Bir yıl içinde de örgütün genel merkezi dahil bazı mallarını örgüte iade eden Nahas Paşa’da Müslüman Kardeşlerin ihanetine uğrayacaktı: İngilizlerin desteklediği Kral Faruk’a darbe yapmaya hazırlanan Nasır ve Hür Subaylarla işbirliği yapan Müslüman Kardeşler için Kral Faruk anılarında şöyle demiştir: “İktidarımı devirenler Müslüman Kardeşlerdi, devrim subayları onların elinde bir maşadan ibaretti”. Müslüman Kardeşler bu işbirliğini halka anlatmakta zorlansa da yine bir yolunu bulmuşlardı. Halka; “Kuran ve hadislere dayanarak, kapitalizmden de, sosyalizmden de üstün, modernleştirilmiş bir ‘Hazreti Ömer sosyalizmi’ kurulabilir!” denmiştir. Hür Subaylardan iktidarı ele geçirince bir İslam devleti kuracakları sözünü alan Müslüman Kardeşler, sosyalist eğilimi olan Hür Subaylarla yapılan işbirliğini işte böyle anlatmıştı üyelerine.
Hüsnü Mübarek’e gelene Kadar…
23 Temmuz 1952 General Necip öncülüğünde Hür Subaylar bir darbeyle Kral Faruk’u devirdi ve ardından darbenin gerçek Lideri Nasır rejimin başına getirildi. Yeni düzende danışmanlık, radyo müdürlüğü, anayasa komisyonu üyeliği gibi çeşitli görevler üstlenen Müslüman Kardeşler Nasır’dan verdiği sözleri tutmasını talep etmekteydi. Fakat Nasır’ın İslam devleti kurmak gibi bir düşüncesi hiç olmamıştı. Nasır’ın kendine has bir sosyalizm düşü vardı.  19 Ekim 1954 tarihli Mısır-İngiltere anlaşmasının imzalanması Müslüman Kardeşler ile Nasır’ın arasındaki iplerin kopmasına sebep olur. Müslüman Kardeşlere göre anlaşma İngiliz menfaatlerini korumakta, hatta Mısır’ın işgaline zemin hazırlamaktaydı. Örgüt bu amaçla ülke çapında hükümet aleyhine gösteriler düzenlemeye başladı. 26 Ekim 1954’te İskenderiye’de halka hitap ettiği sırada Nasır’a başarısız bir suikast girişimi yapıldı. Nasır ve ekibi bundan Müslüman Kardeşleri sorumlu tuttu. Hemen örgütün 10 bine yakın üyesi tutuklandı, önde gelenleri ağır işkencelere tabi tutuldu. Örgütün lideri olan Abdülkadir Udeh’de idam sehpasına gönderildi.
Ülkede otoriter bir rejim kuran Nasır muhalif seslere tahammül edemedi ve 26 Ekim 1954’te, Nasır’a suikast planladıkları gerekçesiyle bir grup Müslüman Kardeşler üyesiyle birlikte tutuklanan Seyyid Kutub, 15 yıl hapse mahkûm oldu. Hapis hayatı Kutub’u radikalleştirdi.  Bir anda cihad çağrısı yapan bir kimliğe büründü. Hapiste geçen on yılın ardından 1965’te Kahire’yi ziyaret eden Irak Devlet Başkanı Abdüsselam Arif’in girişimiyle affedildi. Fakat Seyyid Kutub Nasır’a karşı yürüttüğü savaşı devam ettirdi. Bu nedenle aynı yılın ağustos ayında tekrar hapse atıldı.  Bu sefer “vatana ihanet”ten suçlu bulunarak bir grup Müslüman Kardeşi ile birlikte 29 Ağustos 1966’da idam edildi. Kutub’un ölümünü ‘şahadet’ olarak gören Müslüman Kardeşler, onun fikirlerini yansıtan kitaplarını ve düşüncelerini İslam dünyasına yaymayı görev bilmiştir.
Hasan El-Benna’dan sonra Kutub’un öğretilerini izleyen Müslüman Kardeşler, 1967’deki “Altı Gün Savaşı”nda Mısır Ordusu’nun İsrail karşısında ağır bir yenilgi almasının yarattığı boşluktan faydalanarak Nasır’a muhalefeti artırdı. 1970’de bir kalp krizi sonucu ölen Nasır’ın yerine Enver Sedat’ın başa geçmesi, Müslüman Kardeşlerin yeniden güçlenmesine yardımcı olur.
Enver Sedat, Nasır döneminden kalan sol grupları zayıflatmak için Müslüman Kardeşler ile işbirliğine girmişti. Daha sonra 1976’da “Tek Parti” sistemine son verilerek kısmi demokratik bir seçim sistemine geçilmesi, Müslüman Kardeşlerin de buna sıcak bakması sonucunda; Müslüman Kardeşler arasında “Seyyid Kutub” düşüncesine ihanet edildiğini düşünen ve Kutubçular olarak bilinen grupların radikalleşmesine (Et-Tekfir ve’l-Hicre, İslamî Cemaat, İslamî Cihat, Yeni Cihat, Askerî Teknik Okul Örgütü, Ateşten Kurtulanlar, Muhammed Gençliği, Şevkiciler, Nezir Grubu) ve örgütten ayrılmalarına neden olur. Bu gruplardan biri olan İslamî Cihat Örgütü mensupları, Enver Sedat’ı 6 Ekim 1981’de öldürmüştür. Artık Yeni başkan Hüsnü Mübarek olacaktı. Mübarek daha önceki liderlerden farklı olarak 1990’lara değin birçok muhalif gruba siyaset yolunu açtı. Müslüman Kardeşler de iyi niyetli bu girişimleri destekledi ve sistemin dışında kalarak değil, içine girerek muhalefet yolunu seçti.
1984 seçimlerine (yüzde 8 olan seçim barajını aşmak için) seküler Vafd Partisi ile ittifak yaparak girdi ve oyların yüzde 15’ini, 448 sandalyenin 58’ini kazandı. 1987 seçimlerine İşçi Partisi ve Liberal Parti ile ittifak halinde girdi. İttifakın kazandığı 60 sandalyeden 35’i Müslüman Kardeşler’e aitti. Bu seçimler sonrasında Hüsnü Mübarek, Müslüman Kardeşlere dikkat edilmesi gerektiğini yeniden anladı. Mübarek’in ilk icraatı seçim kanununu değiştirmek oldu. Bundan böyle sadece kanunlara göre kurulmuş siyasal partiler seçime katılabilecekti. Yani bu şu anlama geliyordu; Müslüman Kardeşler tek başlarına seçimlere giremezdi.
Mübarek’den Mursi’ye…
Mübarek’in 1991 Körfez Savaşı sırasında ABD ile ittifak kurması radikal İslamcılarla hükümetin arasını açmıştır. Müslüman Kardeşler belki bu olayları desteklememişti fakat kınamamıştı da. Bunun üzerine hükümet Müslüman Kardeşlere üye yüz kadar kişiyi tutukladı. Buna karşılık olarak 1995 yılının haziran ayında Mübarek’e yönelik başarısız bir suikast girişimi oldu. Mübarek hükümeti bu olaya kayıtsız kalmadı. Müslüman Kardeşler o yılki seçimlerde sadece bir üyelerini parlamentoya sokabildi. Onu da Mübarek’in hükümeti bir yıl sonra “illegal örgüt üyeliği” suçlamasıyla sınır dışı etti. 1996’da ilk kez bir iç çatışma yaşayan Müslüman Kardeşler sarsılmıştı. Genç Kardeşler, eski kuşakların otoriter yöntemlerine isyan ederek Müslüman Kardeşler’den ayrılarak “Hizb’ul-Wasat” (Merkez Parti) adıyla bir parti kurdular. Mübarek’in 1999’daki şaibeli başkanlık seçimi sonucunda yüzde 94 oy alarak başkanlığa seçilmesi ve 2000 parlamento seçimlerine Müslüman Kardeşlerin katılmasını engelleme girişimleri sonucunda, 500’ü aşkın Müslüman Kardeşler üyesi tutuklandı, seçimlere katılacak adaylara büyük zorluklar çıkarıldı. Her şeye rağmen, Müslüman Kardeşler 454 üyeli mecliste 17 sandalye elde etti. 1995 Seçimlerine “Çözüm İslam” sloganıyla giren Müslüman Kardeşler, 2000’deki seçimlere “Demokratik Değişim” sloganıyla katılmıştı. Acaba Müslüman Kardeşler değişen dünyaya ayak uydurmaya mı çalışıyordu? Yoksa amaçlarına ulaşmak için demokrasinin en uygun ortam olduğunu mu fark etmişlerdi? Müslüman Kardeşler için demokrasi bir araçtı, amaç 2005 seçim bildirgelerinde yazdıkları şu satırlarda gizliydi; “Bizler, Müslüman Kardeşlerin Üyeleri, İslam şemsiyesi altındaki bir cumhuriyette, parlamenter ve anayasal sisteme bağlılığımızı garanti ediyoruz”. Onlar için demokrasi bir değer değildi. Sadece bir araçtı. Yüzde 26 gibi düşük bir katılımla gerçekleşen 2005 seçimleri ABD’nin devreye girmesiyle önceki seçimlerden daha “şeffaf” geçmiştir. Mübarek’in Milli Demokratik Partisi 454 üyeli parlamentoya 311 sandalye sokarken, Müslüman Kardeşlerin 11 farklı grubun oluşturduğu yeter anlamına gelen “Kifaya” ittifakıyla parlamentoya 88 sandalye soktuğunu biliyoruz. Bu uzun yıllardır parlamentoda Mübarek’in karşısındaki en büyük gruptu. Bu sonuçlar, Müslüman Kardeşlerin saygınlığını ve meşruluğunu güçlendirdiğinin kanıtıydı.

2010 yılına gelindiğinde, önce Tunus’ta başlayan ve hızla bölgeye yayılan Arap Baharı’nda Müslüman Kardeşler önemli rol oynamıştır. Tahrir Meydanındaki kitlesel hareketin sonucunda, Mübarek’i devrilerek yerine Mısır’ın tarihindeki ilk sivil cumhurbaşkanı unvanını alan, Müslüman Kardeşler'in adayı, Hürriyet ve Adalet Partisi'nin lideri Muhammed Mursi seçilmişti. Mısır halkı, uzun bir süre seçim sonuçlarında hile yapılacağı düşünüyordu. Askeri yönetimin, diğer aday olan Hüsnü Mübarek'in adamı Ahmet Şefik'i başa getirmeye çalışacağına dair kuşkular vardı. İşte bu kuşkuların arasında, Mursi'nin başkanlığının ilan edilmesi halkta büyük coşku yaratmıştı. Sonucun açıklanmasından hemen sonra halk meydanlara akın etti. Tahrir başta olmak üzere, İskenderiye ve Kahire meydanlarında yine yüz binlerce Mısırlı toplanmış ve sevinç çığlıkları atıyordu. Tahrir'de Mursi’nin başkanlığının açıklanmasına değin bekleyen Mısırlılar, Ahmet Şefik'in seçilmesi halinde kefenlerinin yanında olduğunu, ölmeye hazır olduklarını söylüyorlardı.  Bugün ise, İktidardaki Hürriyet ve Adalet Partisinin Buhayra'daki binasına "Baltacı" diye tabir edilen suç gruplarının molotoflarla saldırdığını ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı Başkan Yardımcısı Hayrat Şatır'ın Kahire'deki evinin polis tarafından basıldığını haberlerde görüyoruz. . Polisin Müslüman Kardeşler Teşkilatı Başkan Yardımcısı Hayrat Şatır'ın 15 korumasını gözaltına aldığını, Kahire'nin Mukattam bölgesinde de Müslüman Kardeşler Teşkilatına ait 3 binanın ateşe verildiğini hayretler içerisinde izliyoruz. Peki, ama şimdi yine o meydanda toplanlar bu kez neden Mursi’ye darbe yapmışlardı? Bu sorunun yanıtı ne Müslüman Kardeşler’de ne de ABD ve dış güçlerdedir. Bu sorunun yanıtı insan özgürlüğünün hiçbir koşulda kısıtlanmaması için Demokrasi mücadelesinin yeğlenmesi arasında sıkışan İslam Din’inin katı kurallarında aranmalıdır.







8 Temmuz 2013 Pazartesi

İNSANLIĞIN SERMAYESİ KOLEKTİF AKIL

Naim PINAR
naimpinar@gmail.com
İNSANLIĞIN SERMAYESİ KOLEKTİF AKIL
İnsanlığın tarih öncesi dönemlerine ait verileri toplayan arkeologlar için uzun yıllar süren çalışmalar, bir fırçayla geçen ömürler, sonunda ilk insanlara ait izlerin ortaya çıkmasını sağladı. Alt Paleolitik çağ olarak bilinen ve günümüzden yaklaşık olarak 2.5 milyon yıl ile 200 bin yıl öncesine denk gelen dönemde yaşayan ilk insanlar Homo Habilis’ler, ortalama 130 cm boyunda küçük canlılardı. İlk atalarımız olan Habilisler, Güney ve Doğu Afrika’da yaşamışlardır. Taş aletler yapmış olan bu tür habilis “becerikli” olarak tanımlanan ilk türdür. Yani İnsan ırkına ait yaratıcılığın ilk örnekleri yaklaşık olarak 2.5 milyon yıl öncesine dayanmaktadır. Daha sonra ortaya çıkan Homo Erectus’lar, Asya, Afrika ve Avrupa’da ortaya çıkmaktadırlar. Bu tür Homo Habilislerden daha uzun olup ortalama 160-170 cm boyundadırlar. Homo Erectus türü Afrika kıtası dışında izleri olan ilk insanlardır. Taş baltalar yapmış olan bu türün gruplar halinde avcılık yaptığına dair kanıtlar vardır. Grup kurup örgütlü avcılık ve gelişmiş aletler yapmış olmaları bu türün iletişim becerilerinin geliştiğinin kanıtı kabul edilmektedir. Yüksek ihtimalle bu tür çeşitli sesler çıkararak iletişim kurmaktaydı. En eski ateş izlerinden, bu türün yaklaşık 1.5 milyon yıl önce ateşi bilinçli olarak kullanmayı başardığını anlıyoruz. Afrika’da bulunan 1.5 milyonluk ateş izleri sayesinde bu çıkarımı yapabiliyoruz.
 Orta Paleolitik çağ olarak bilinen günümüzden yaklaşık 200 bin ile 40 bin yıl öncesini kapsayan dönemde ortaya çıkan bir diğer tür olan Homo Neanderthalensis veya daha bilindik isimleriyle Neandertal İnsanı’nın izleri, Avrupa, Yakın Doğu ve Orta Doğu’da bulunmuştur. Bu türün yaşadığı kanıtlanmış ülkeler; Almanya, Fransa, Hırvatistan, İtalya, Irak, Özbekistan ve İsrail’dir. Antropolojik ve Arkeolojik bulgular, buzul çağının soğuğunda yaşam mücadelesi vermiş olan Neandertal İnsanı’nın anatomik olarak soğuğa uyum sağladığını göstermektedir. Neandertal’ler, kısa kalın vücut yapısı, kısa kol, bacaklar ve büyük beyin hacimleriyle soğuk iklime uyum sağlamışlardır. Bu özellikler günümüz kutup insanında da gözlemlenmektedir. Bu tür ölülerini gömen ilk insan türüdür. Ölülerini anne karnındaki cenin pozisyonunda gömmekteydiler. Ölülerinin yanına taş aletler ve şifalı saydıkları bitkileri de koyan bu tür ilk dinsel törenleri de yapmış olmalıdırlar. Bu dönemlerden sonra bu dini tema taşıyan mezar kalıntıları dikkat çekmektedir. Bu türün sonu günümüzden 30 bin yıl öncesine gitmektedir. Tarihçilerin Neandertal İnsanı’nın yok oluşuna sebep olarak ortaya koyduğu en yüksek ihtimal; buzul çağına mükemmel uyum sağlayan bu türün Buzul çağının bitişiyle değişen yeni iklim koşullarına uyum sağlayamadığı yönündedir.
Modern insan türü diye bilinen Homo Sapiens’lerin ortaya çıktığı Üst Paleolitik dönem dikkate alınıp, DNA testleri ışığında elde edilen kanıtlar, Neandertal İnsanı ile Homo Sapiens’lerin farklı iki tür olduğu söylemektedir. Neandertal İnsan’ları ortadan kalkarken dünyadaki tek insan türü modern insanın atası kabul edilen Homo Sapiensler oluyordu. Modern insanın atası olarak bilinen Homo Sapiensler, günümüzden yaklaşık 150 ile 200 bin yıl öncesinde Afrika kıtasından evrimleşerek dünyaya yayılmıştır. Ortadoğu’da bulunan fosiller, 90 bin yıl öncesine, Avrupa’dakiler ise 40 bin yıl öncesine dair atalarımızın varlık alanlarını kanıtlamaktadır. Tarihçiler Homo Sapiens’lerin, anatomik olarak geniş ve dik bir alın yapısı, yüzde kaşların bulunduğu kısmın açık, yüzlerinin yassı, alt çenelerinin ön kısmında ileri doğru bir çıkıntının bulunması, dişlerinin küçük, boylarının uzun olması ve vücut yapılarının ise narinliği nedeniyle sıcak iklime uyum sağlayabildiklerini düşünmektedirler. Atalarımızın ilk sanat eserleri diyebileceğimiz mağara resimlerine imza attıklarını ve heykelcilik sanatında da oldukça iyi olduklarını söyleyebiliriz. Kil kullanılarak yapılan bu heykelciklerin arasında göğüsleri, kalçaları ve karın kısımları abartılı bir biçimde yapılmış olan kadın heykelcikleri özel bir yer tutar. Bu heykelciklerin doğurganlığı ve ana tanrıçayı simgelediği düşünülmektedir. Bu dönemde yaygın olarak yapılan bu kadın figürlü heykeller günümüzden 32 bin yıl öncesine ait olup, Venüs adıyla anılmaktadırlar. Bu heykelciklerin en ünlüsü bugün Almanya’da bulunan Willendorf Venüsü ve Çek Cumhuriyetin’deki Dolni Vestonice Venüsü’dür.
Neolitik Dönemde yaşayan atalarımızın su ve nehir yataklarının çevresine köyler kurarak yerleşik yaşama geçtikleri ve kolektif bilinç sayesinde bugünlere gelindiğini söylemeliyiz. M.Ö 10 bin ile 5 bin 500 yılları arasında yaşanan bu dönemde, tarım ve hayvancılığın yaygın olarak yapıldığını biliyoruz. İşte bu dönemde dünyanın çeşitli yerlerinde, farklı dönemlerde bu kolektif birliktelik vuku bulmuş ve bizleri günümüze kadar taşımıştır.

Bugünkü Suriye’de, antik Fırat nehrinin kıyısında, insanlığın geçirdiği en son iklim değişiminin yaşadığı zamanlara ait önemli kayıtlar bulunmuştur. Tarihçi Andrew Moore 1973 yılında henüz 27 yaşında Oxford’da doktorasını tamamlamaya çalışan genç bir arkeolog olarak Fırat kıyısının yakınlarında araştırmalarını sürdürürken yaklaşık 100 metrekarelik alana yayılan bir bölgede yayılmış çakmaktaşlarına rastlar. Bu genç tarihçi için paha biçilmez bir fırsattı. Zira burası bir höyük alanıydı. Burası Ebu Hureyra denilen neolitik yerleşim yerlerinden biriydi. Fakat genç doktora öğrencisinin bu fırsatı değerlendirmek için çok zamanı yoktu. Çünkü Suriye hükümetinin aldığı bir kararla 1973 yılında burayı da kapsayacak bir sulama barajı yapılacaktı. Tabaka Barajı olarak bilinen bu yapı yeryüzünün en büyük toprak barajı olacaktı. Ayrıca Fırat’ın gücünden yararlanarak sulama yanında elektrik üretimi de yapılacaktı. Kısaca Andrew Moore elini çabuk tutmazsa insanlığın ilk izlerinin olduğu bu arkeoloji alanı Asad Gölü’nün suları altında yok olacaktı. Moore, Suriye hükümetine deyim yerindeyse yalvararak ummalı ve kısa zamana sığdırmak zorunda olduğu bir arkeolojik çalışma yapmaya koyuldu. Kısa sürede Ebu Hureyra’nın tarih öncesi insanların yerleştiği bilinen en eski yerlerden biri olduğu ortaya çıktı. Kazılar sonucunda, 13 bin yıl önce bu bölgede 150 farklı yenebilir bitki çeşidine sahip ormanların olduğu anlaşıldı. Bugün en yakın orman ise yaklaşık 150 km uzaktadır. Bu verilerden Ebu Hureyra halkının en az 500 yıl boyunca çiftçilik yapmaya çok da ihtiyaç duymadan bolluk içinde yaşadığını anlıyoruz. Ayrıca sık bitki örtüsü sayesinde ceylanların ve diğer memelilerin bölgede yoğun olarak gezdiğini ve köylülerinde bir av partisinde, bir çöl geyiği sürüsünün nerdeyse tamamını avlayabildiğini anlıyoruz. Bunun yanı sıra Ebu Hureyra halkının, yerkürenin çok uzak bir bölümünde “Kanada”daki buzullarda meydana gelen değişim yüzünden yaklaşık 500 yıl süren şiddetli bir kuraklık yaşayarak M.Ö. 10 bin yılı dolaylarında felaketle karşılaştığını ve bu olayın sonucunda da Asya’nın bu kısmının çöle dönüştüğünü öğreniyoruz. Böylelikle Ebu Hureyra halkı köylerini terk etmek zorunda kalmıştır. İklimin yeniden değişim gösterdiği M.Ö. 9500 civarlarında Ebu Hureyra yeni karmaşık insan topluluklarına kucak açmıştır. Artık bölge halkı geçimini tarımla sağlıyordu. Bunu Andrew Moore’un üstün çabası sayesinde bilebiliyoruz. Kazılarda 87’si yetişkin 167 kişinin kemiklerine ulaşılırken bunların en az 44’ünün kadın olduğu ortaya çıktı. Bu kemiklerin anlattıkları ise bir hayli ilginçti. İkinci yerleşim döneminde Ebu Hureyra halkının şiddetli kuraklık sonrasında arpa, yulaf ve bir tür ince toz haline getirilebilen buğday gibi çeşitli tahıl ürünleri yetiştirdikleri anlaşıldı. Bu tahılların lezzetli ve yenilebilir olması için büyük efor gerekiyordu: Tahılların öğütülmesi işinde çalışanların genelde kadınlar olduğu ortaya çıkmıştı. Kazılarda ulaşılan iskeletler üzerindeki izlerden bu öğütme işleminin oldukça ağır şartlarda olduğu görüldü. Kadınların sağ ayak parmakları yukarı doğru eğilmişti. Diz çökmüş olarak çok uzun saatler çalışmış olmalıydılar. Bu işlem; tohumların başaktan ayrılmasından sonra uzun süre bozulmadan kalamayacağı için günlük olarak yapılmak zorundaydı. Kemiklerin normal olarak bağlandığı kısımları üstünde yapılan anatomik incelemeler sonucunda; tohumların küçük bir değirmen taşının üstüne konup, iki elle tutulan taş bir tokmakla değirmen taşının bir ucundan öteki ucuna doğru sürüklenerek ezme işleminin yapıldığı tahmin ediliyor. Bu hareketin sonucunda kadınların bedenlerinin üst kısmı nerdeyse tamamen yere paralel hale geliyordu; daha sonra kadın tokmağı yine sürükleyerek başlangıç konumuna geliyordu. Bu zor çalışma omuzlardaki deltoid kasının çok güçlü olduğunu ve hareket sırasında kollar içe doğru döndüğü için bu kadınların gelişmiş biseps (arka kol) kaslarına sahip olduklarını gösteriyordu. İskeletlerden elde edilen verilere göre bu kaslar her iki kolda da eşit gelişmişti ve bu da tokmağın iki elle tutulduğunun kanıtıydı. Robert Winston “Tanrının Öyküsü adlı eserinde Ebu Hureyra kadınlarını bakın nasıl tanımlıyor: “Bunlar gece karanlığında sokakta yürürken karşınıza çıkmasını istemeyeceğiniz türden kadınlardı”.
İnsanlığın her evresinde kadının emeğinin izleri vardır. Ebu Hureyra’daki keşifler, insanlığın en önemli adımlarına; kolektif yaşama, hayatta kalmaya ve daha iyi bir hayat standardına kavuşmaya dönük mücadelesine işaret etmektedir. Modern insanla aynı genleri taşıyan Ebu Hureyra halkının bizlerden çok farklı olmadığı açıktır.  İlk insanlardan günümüze değin süren mücadelemizde kadınların ve erkeklerin ortak yaşamı ve zorlukları insan doğasının gerektirdiği şekilde insani akılla aşabildiğini görüyoruz. Tarihöncesi başlayan mücadelemiz bugün insani akıldan uzak, çeşitli etkenler ve sınıfsal ayrımlarla yani “ekonomik” akılla aşılmaya çalışılıyor. Aklı ekonomik kullanmak yaratıcı zekâya sahip atalarımıza en büyük hakaret olur. İnsani aklın limitleri tarihin sonsuz sermayesinde yatmaktadır.

KAYNAKLAR
·         Harman, Chris, Halkların Dünya Tarihi, Yordam Yayınları, Birinci Basım, İstanbul, Ekim 2010.
·         Winston, Robert, Tanrının Öyküsü, Say Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2010.
·         Fromm, Erich, Yeni Bir İnsan, Yeni Bir Toplum, 9. Baskı, Say Yayınları, İstanbul, 2001.









30 Haziran 2013 Pazar

ÇANAK ÇÖMLEK PATLADI !!!

Naim PINAR
naimpinar@gmail.com
ÇANAK ÇÖMLEK PATLADI !!!
Her Kıbrıslı çocuğun anıları vardır saklambaç oyununa dair. Hele bir de oyunda; yumanın yanılıp da yanlışlıkla başka birini tuladığı (sobelediği) zaman var ya, hani herkesin saklandığı yerden hızla ortaya çıkarak “çanak çömlek patladı” naralarını attığı, o çocukça mutluluk anı, yediden yetmişe hepimizin belleklerinde canlıdır. İşte geçen hafta başı KKTC Meclisinde sergilenen oyun, bana bu sözü hatırlattı. Yeni Hükümetin güven oylaması yapılırken bir anda Ejder Aslanbaba yerinden kalktı ve söz hakkı istedi. UBP Genel Başkanı İrsen Küçük’de nedense Meclis Başkanı’nın söz hakkı veremem demesine rağmen, Ejder Aslanbaba’ya destek verdi. Daha sonra Ejder Aslanbaba elindeki dolarları sallayarak kürsüye yürüdü… Gerisi malum…
Olanlar bir anda TC medyasında “KKTC Meclisinde Rüşvet” başlığı ile yer aldı. Başlık altı ise şöyle doldurulmuştu; “Demokrat Parti-Ulusal Güçler oluşumundan (DP-UG) istifa eden İskele Milletvekili Ejder Aslanbaba, DP-UG Genel Başkanı Serdar Denktaş ile Milletvekili Ahmet Kaşif’in kendisine güven oylamasında ‘Evet’ demesi ve milletvekilliğinden istifa etmesi karşılığında 7 bin 700 dolar rüşvet teklif ettiğini iddia etti. Aslanbaba, Kaşif ve Denktaş’ın kendisine ayrıca maaş bağlama, İskele Belediye Başkanlığı gibi vaatlerde bulunduklarını da öne sürdü. KKTC Cumhuriyet Meclisi’nin Hasan Bozer başkanlığında, güven oylaması gündemi ile toplanan Genel Kurulu’nda, güven oylaması başlamadan önce Ejder Aslanbaba, kürsüde konuşma yapmak istedi. Aslanbaba’nın talebi Bozer tarafından reddedildi. Bunun üzerine Aslanbaba’nın elinde paralar ve CD ile kürsüye çıkması üzerine oturuma ara verildi.”
Son yıllarda KKTC “Meclisi”nde yaşananlar, siyaset kurumunun saygınlığına ciddi zararlar vermiştir. Meclisimiz, adeta bir kahvehanede yaşanan sohbetleri, dedikoduları, kavgaları ve bahisleri aratmaz hale gelmiştir. Mebuslar, politik üretkenliklerini kaybetmiş, iktidarsız bireyler olarak eski anılarını anlatarak, eski kaideden türkülerle işleri götürebileceklerini sanmaktadırlar. Son sahnelenen oyundan bir hafta önce meclis kürsüsünde okkalı laflar ederek “Etik” kelimesinin “kendince” önemini vurgulayan, UBP eski, DP-UG’lerin ise çiçeği burnunda vekili Afet Gürcafer hanım, nedendir bilinmez, hep “eski” siyasi partisi UBP içerisindeki haksızlıklardan bahsederek “Etik” kelimesini açıklamaya gayret etmiştir. Fakat UBP’den ayrılmadan önce sağlık bakanları Ertuğrul Hasipoğlu’nun gece kulüpleri ile ilgili konuda “kapatalım da 40 bin asker bizi mi…” diye başlayan ahlaki açıklamasına toplumun verdiği tepkinin urubunu göstermemiştir. Daha birçok ahlaksız konuşmaya, kavgaya vesile olan siyaset katili vekiller, halk nazarında maskara durumuna düşmüşlerdir. Fakat diyeceksiniz ki nasıl olur da her seçim tekrar aday ve tekrar “vekil” seçilmektedirler. Eh! Herhalde oda bizim “Etik” anlayışımızdır. Siyasetle alakası olmayan, politika üretmek bir yana üreteni de sevmeyen siyasi parti idarecileri durumu idare etmekten yana tavırlarını sürdürmektedirler.
“Siyasette yozlaşma” herkesin dilinde türkü olmuştur. Gazetecisinden, sanatçısına, sanatçısından zanaatkârına, zanaatkârından iş çevrelerine, iş çevrelerinden öğretmenine, öğretmeninden öğrencisine kadar toplumun her kesiminin dilindedir.  Peki ama siyasette yozlaşma nedir?

“Siyasal aktörler, politikacılar ya da yetkililerin resmi karar süreçlerini, kaynak ve olanakları bir taraf adına kullanması. Kamusal konumları bu kişilerin bu kaynaklara doğrudan erişmesini sağlar. Bu uygulamada, önerilen ya da ele geçirilecek bir çıkar kilit rol oynar. Bu tür davranışı yasaklayan formel (resmi, usule uygun ) kurallar çiğnenir. Makamın bir biçimde kötüye kullanılması ya da siyasal aktörlerin kendilerini gözeten tüm davranışlarını yozlaşma olarak ele alan tanımlara bakıldığında bu tanım daha dar ve daha yasacıdır. Aslında bu tanım, yozlaşmayı diğer yasa dışı ya da etiğe aykırı davranış türlerinden ayırır. Çünkü aktörün fayda sağladığını, rüşvetin verildiğini ve bunların önerilmesi ya da alınmasını önleyen ya da yasaklayan kurallar olduğunu belirtir. Yozlaşma şunları içerir: En az iki taraf arasında gerçekleşen bir işlemdir; taraflardan en az birinin resmi yollardan erişilemez olduğunu düşünmediği bir sonuca erişme yoludur; bu resmi yollar özel olarak rüşveti yasaklar… Siyasal aktör, resmi konumu ya da görevine adanmadığı ya da onunla özdeşleşmediği için yozlaşmaya bulaşabilir. Siyasal ortam bu tür davranışlara karşı yeterli ahlaki, mesleki ya da ideolojik baskı uygulamayabilir. Makam ya da kurum, özelikle işlevlerin yerine getirilmesi ya da siyaset ya da müşteri amaçlarının doyurulması açısından yeterli hesap verirlik prosedürlerine sahip olmayabilir ya da davranış standartlarına gerekli önemi vermeyebilir… Siyasal sisteme ve sistemin karar süreçlerine sadakat ve güven duyulmaması yüzünden yozlaşma ortaya çıkar.”1
Bireysel yozlaşmanın kurumsallaşması da şöyle; “… Formel prosedür ve sorumlulukların göz ardı edildiği ve aktörlerin rüşvete katılmasa da iş arkadaşlarının davranışlarına göz yumması gerektiği durumlardaki düzenli ya da standart etkinlik olarak yozlaşma işaret eder. Bu yozlaşma türü, yozlaşma ya da göz yummanın hiyerarşik olması durumunda kalıcılığını sürdürür. Aktörlerin kasıtlı olarak makamlarının yetki ve işlevlerini rüşvet karşılığı örgütlemeleri ve pazarlamaları durumunda kurumlaşabilir. Kamusal konum ve resmi otoritenin açık biçimde siyasal sistem içinde kişisel zenginleşme için kullanılmasıyla sistemle ilgili yozlaşma ortaya çıkar.” 2 Bu tarz yozlaşma örnekleri daha çok üçüncü dünya ülkesi dediğimiz ülkelerde görülmektedir. Yani KKTC’de oluşan siyasal yozlaşma bu tanıma çok uygun görülmektedir. Eksik bırakmayalım bu tip yozlaşma; siyasal sistemin işleyişine bağımlıdır. Blackwell’in Siyaset Bilimi Ansiklopedisi, Üçüncü dünya ülkeleri dışında kalan ülkelerin, yozlaşmayı tarihsel bir olgu olarak gördüğünü ve buna neden olan durumların da ya yasaklarla yasaklandığını ya da yer yer meşrulaştırıldığını söylemektedir. “Bu ülkelerde yozlaşma değişmez biçimde, bireysel yozlaşma bağlamında görülür. Düzenli bir sistematik yozlaşmaya ilişkin kanıtlar olmadığı ve diğer suçlarda olduğu gibi doğrudan kurban ya da kayıp olmadığı sürece önemli bir kamu sorunu olarak görülmez. Kurumsal yozlaşma örnekleri ortaya çıktığında resmi soruşturmalar işlevsel, kültürel ya da diğer açıklama türlerinden kaçınır (üçüncü dünya ülkeleri dışındaki ülkelerdeki yozlaşmayla ilgili skandallar ve tartışmalar bu tür yozlaşmayla ilişkilidir). Bu soruşturmalarda örnek olaylar sapma olarak yargılanır ve önemsiz konuma sokulur. Bireysel yozlaşmanın hoş görülebileceği sınırlar yükseltilerek temel kurumsal reformların gerekli olup olmadığı biçimindeki sorulardan kaçınılır. Bu durumda, yozlaşmanın bir amaca ulaşma aracı olduğu unutulur. Rüşvetin sunulması, en azından kısmen, rüşvet verenin resmi karar süreçlerini ve prosedürlerini benimsemediğini gösterir. Bir siyasal aktörün rüşvet istemesi ya da alması da onun bu süreç ve prosedürleri benimsemediği anlamına gelir.”3
Siyasal yozlaşmanın tavan yaptığı KKTC’de,  yozlaşmanın mimarı olan siyasetçilere bir bakıyorsunuz turuncu, bir bakıyorsunuz yeşil, bir bakıyorsunuz mavi, bir bakıyorsunuz kırmızı sanırsınız ki renkli kişilikleri vardır. Fakat bu renk değiştirme esnasında bir de açıklamalara bakarsınız, o daha renkli, zira genelde hafızaları unutkan ve tembeldir. Unutmayanlar da en zekilerdir. Onlar, renk değiştirse bile ideolojik olarak, dünya görüşü hep aynı kalanlardır. KKTC’nin son 5 yılda yaşadıkları, siyasetin bittiğinin, etiğinde tatile gittiğinin resmidir.
İnsanlık tarihi açısından siyaset çok önemli bir yer işgal etmektedir. Antik çağda “erdem siyaseti” , ortaçağda “inanç ve iman siyaseti”, modern dönemde “çıkar siyaseti” derken bugünlere gelindi. Fakat bizim siyasetçilerin bu türden süreçleri değerlendirmesi beklenmemelidir. Onlar için siyaset ve etik, sadece memlekete nasıl daha kolay “etik”leri ile ilgilidir.
TDK Türkçe Sözlüğünde “Etik” sözcüğüne karşılık, Töre Bilimi ve ahlakla ilgili denmektedir. Kıbrıslı Türklerin bir kısmının gözünde “Etik” sözcüğünün değişik anlamlandığı kesin gibidir. Bay Turuncuya göre, Ejder Aslanbaba dürüstçe sadece 100-200 dolar harcadığını söyleyerek “Etik” olmayan bir rüşvet olayını deşifre ederek, mecliste bir halk kahramanı gibi doğruları dile getirdi ve saraydan başlayan oyunu bozdu. Bay Kırmızıya gör ise, Aslanbaba arkadaşlarından borç istedi ve onlarda iyi niyetlerinden kendisine yardımcı olup bir miktar maddi yardım yaparak iyilik yapmışlar. Fakat Aslanbaba, Bay Turuncudan daha fazlasını almış olacak ki hiç “Etik” olmayan bir davranışla DP-UG’lerden aday olmayacağını anladığı andan itibaren Bay Turuncu ile anlaşmıştır. Bay Yeşile göre ise, yeni hükümeti itibarsızlaştırma hareketi olarak yapılan ve hiç “Etik” olmayan bir davranış sergilenmiştir. Bay Maviye göre ise, bu olay yeni hükümete yönelik çirkin bir saldırıydı. Etik, renkten renge değişiyor olabilir mi? Peki ülkenin her yanı gece kulübü ve kumarhane dolarken, Etik nerdeydi? Turuncular kırmızıya, kırmızılar turuncuya, yeşiller maviye, maviler yeşile dönüşürken ilkeler nerdeydi?
David Hume şöyle diyor; “İnsan türü tüm zamanlarda ve mekânlarda öylesine aynıdır ki, bu özellik nedeniyle tarih bize yeni ya da yabancı hiçbir şey hakkında bilgi vermez. Onun başlıca yararı ise bize insan doğasını birçok koşul ve durumda göstererek ve böylece gözlemlerimizi oluşturacağımız materyali sağlayarak ve bizi insan davranışının düzenli işleyişine aşina hale getirerek insan doğasının daimi ve evrensel ilkelerini keşfetmemize imkân tanımasıdır”4
Tarih bizlere deneyimleme olanağı sağlıyor. 50 yıldır “milliyetçi” cepheden siyaset yapan politikacılarımız üretmek bir yana tüketmek için her şeyi denediler. Ülkenin en köklü partisi olan CTP ise duranlaştı ve üretmek yerine sistemde var olmanın inceliklerini öğrendi. Sol görüşlü bir fert olarak, 22 yıl önce hayata gözlerini yuman sevgili Naci Talat’ın halen siyaseten kullanılması ne kadar “Etik”tir. Naci Talat’ın toplum nezdindeki saygınlığından fayda sağlamaya çalışmak bir politika olmasa gerek.
Bir bir elliye kadar sayalım, bu kez yuman biz olalım, gözlerimizi açmadan önce sağımda, solumda arkamda olan ahlaksızlara oy yok diyelim. Yine de sağımızda, solumuzda, arkamızda saklanan kalmışsa hemen tulayalım (sobeleyelim) ki oyundan çıksınlar. Biz mahallede çocukken bu tip kurallara uymayanları alışmıştık ve daha arkamızı dönmeden Tükürüldün derdik. Böylece oyun başlamadan onlar için eğlence son bulurdu. 28 Temmuz’a kadar sağımıza, solumuza ve arkamıza saklanan “uyanıkları” görür görmez Tükürmeyi unutmayın…

Dipnotlar
1Bogdanor, Vernon, Blackwell’in Siyaset Bilimi Ansiklopedisi, Ümit Yayıncılık, Birinci Baskı, Ankara, 2003, S:340-341
2Bogdanor, Vernon, Blackwell’in Siyaset Bilimi Ansiklopedisi, Ümit Yayıncılık, Birinci Baskı, Ankara, 2003, S:342
3Bogdanor, Vernon, Blackwell’in Siyaset Bilimi Ansiklopedisi, Ümit Yayıncılık, Birinci Baskı, Ankara, 2003, S:342
4Hume, David. (1993 [1748]). An Enquiry Concerning Human Understanding. Indianapolis: Hackett Pub. S:55