28 Haziran 2015 Pazar

120 SENE EVVEL LEFKOŞA'DA RAMAZAN GECELERİ..

Naim PINAR
naimpinar@gmail.com
120 SENE EVVEL LEFKOŞA’DA RAMAZAN GECELERİ…


İkinci Cihan Harbi’nin son evreleri yaşanırken, Kıbrıs Müslüman ahalisi için de o uğursuz, karanlık ve fakirlik yılları içerisinde kutsal Ramazan ayları başlamıştı. Kıbrıs’ta Osmanlı’nın yıkılma evreleri olan 19. Yüzyılın sonunda bile Ramazan ayları halkın sevinç ve eğlence kaynağı olmayı sürdürmüştür. Fakat 1945 yılında geçmişteki ramazanları hatırlayanlar, o günlere özlem duyanlar, savaş yıllarının sırtında bir yük olarak yaklaşan ramazan aylarını eskisi gibi canlı ve heyecanlı bulmuyordu. 1945’lerde yaşanan Ramazanların artık eski ihtişamında olmadığı açıktı. ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye bıraktığı atom bombalarının ardından kısa bir süre sonra Kıbrıs Müslüman ahalisi ramazan aylarına girer. Kıbrıs’ta dönemin ileri gelenlerinden Fadıl Niyazi Korkut’un Yankı Gazetesi işte bu uğursuz savaşın beşiğinde Müslümanlar için kutsal olan ramazan aylarının 50 yıl evvel nasıl olduğu hakkında “Eski Ramazanlar” başlığı altında iki bölümlük bir yazı dizisi yayımlar. Korkut, 19. yüzyılın son yıllarında Lefkoşa’nın eski ramazanlardaki canlılığı ve farklılığı hakkında şunları yazmaktadır: “Geçen Perşembe gününden beri ramazan ayına girmiş bulunuyoruz. Bugün bu ayın girişini çoğumuz sezmiyoruz. Çünkü genel yaşayışta bir değişiklik görülmüyor. Hâlbuki çok değil, elli yıl geriye (1895 NP) dönecek olursak bugünkü neslin yadırgayacağı bambaşka bir hayat karşısında kalırız. O zaman ramazan girer girmez yaşayış tarzı büsbütün değişir, gündüz hayatı söner ve onun yerine bir gece hayatı başlardı. Yiyecek ve içecek yerleri, yani aşçı dükkânı, kahvehane ve kıraathane gibi yerler akşama kadar kapalı ve ancak akşam ezanına yakın açılırdı.  Bütün gün ıssız bir manzara arz eden sokaklar iftardan sonra canlanırdı. Halk sırf ramazana mahsus olarak süslenmiş, genişletilmiş veya yeniden açılmış olan aşçı ve tatlıcı dükkânlarında midelerini doldurmak ve kahvehanelerde çubuk veya nargile tellendirmek, yüzük oynamak, karagöz seyretmek, saz veya meddah dinlemekle vakit geçirirdi. Kibar sınıf ise gecede bir selamlıkta toplanırlar ve mükellef iftar sofralarından sonra geceyi şaklabanlık ve gevezelikle geçirirlerdi. Tiryakiler bu gece hayatını sabah ezanından bir, bir buçuk saat evvel okunan er ezanına, yani yemek kesimi saatine kadar uzatırlardı. Birkaç aşçı dükkânı ile kahvehane sırf tiryakilere mahsus olmak üzere o vakte kadar açık bulundururdu. Er ezanında tiryakiler ve uyanık kalan sair oruçlular ağızlarını çalkalarlar ve uykuya yatarlardı. Öğleye doğru uyanırlar ve ondan sonra günün büyük bir kısmını camilerde geçirirlerdi. Bunun için ramazanlarda camiler bahusus Lefkoşa’nın Ayasofyası, mabedden ziyade toplantı yeri halini alırdı. Öğle namazından sonra cemaat köme köme toplanırlar, kimisi ilahi okur, kimisi fıkralar anlatır ve kimisi de eşek şakası denilebilen gevezeliklerle eğlenirlerdi. Mesela şimdiki gibi yaza tesadüf eden bir ramazanda, ihtiyar bir tiryaki caminin serin bir yerinde cübbesini arkaya atarak tiryaki dalgası geçirir. Bu sırada gevezenin biri eline geçirdiği bir iğne ile cübbeyi hasırın üstüne iliştirdikten sonra arkadaşlarıyla birlikte bir kenara çekilir. Bir müddet sonra dalgadan uyanıp da yerinden kalkmak isteyen tiryaki yüzüstü düşerek etrafına küfürler savururken, geveze ile arkadaşları da kahkaha atarak eğlenirler. Bu eğlentiler ikindin zamanına kadar devam ederdi. O zaman cemaat sıklaşmaya başladığı için cami de tekrar resmiyetini takınırdı. Namazdan sonra cemaat vaiz dinlemekle vakit geçirirdi. Bu vaizlerin hemen hepsi Konya Medresesinde yarım yamalak tahsil gördükten sonra para toplamak için etrafa dağılan cerci (gezici NP) hocalardı. Bunların vaizleri ezberlenmiş tekerlemelerle, uydurma fıkralar ve softa sayıklamalarından ibaretti. Fakat ağızları pek kalabalıklı olduğu için dolaplarını döndürürlerdi. Arada bir duralayacak olurlarsa “Hele diyelim aşk ile şevk ile eşhedü vs.” diyerek sözün altını toplarlar ve bir kerede toplayamazlarsa “Bir daha diyelim” diyerek, birkaç kere tekrarladıktan sonra sözün ucunu yakalarlardı.(…) Vaizden sonra cemaat yavaş yavaş dağılır ve cami önünde toplanan, çerezcilerden çerezler aldıktan sonra salına salına evlerine dönerlerdi.Fadıl Niyazi Korkut’un Yankı Gazetesinde “Eski Ramazanlar” başlığı ile yayınladığı yazı dizisinin ikinci bölümünde bahsettiği kişilikler ve oruçluların zamanlarını nasıl geçirdiği üzerine hatırında kalanlar dikkate alındığında, Kıbrıslı Müslüman Osmanlı tebaasının farklı yanları ortaya çıkmaktadır. Kıbrıslı Türklerin 120 yıl evvel de kültüründe var olan birbirini alaya alma ve bunun üzerinden eğlenme geleneğinin bugün halen izlerini görmekteyiz. Korkut’un 120 yıl evvelki ramazanlar içinde ilginç kişilikler hakında anlattıklarına dönersek Lefkoşa eşrafından sigara tiryakisi Ağah Efendi için arkadaşlarının tertiplediği şakayı şöyle aktarmaktaydı: “… Lefkoşa’nın eşrafından Agâh Efendi sigara tiryakisi olduğu için akşam ezanı yaklaşmadıkça evine dönemezmiş. İkindi namazından sonraki vaizler bitince doğrudan doğruya evine dönmez ve ellerini arkasına bağlayarak Arasta, Balık Pazarı, Kurtbaba Sokağı ve Asmaaltı’ndan yavaş yavaş gider ve böylelikle akşamı bulurmuş. Lefkoşa’nın zürafasından olan Pertev Efendi bir ramazan akşamı Agâh Efendi’ye bir azizlik yapmayı düşünmüş ve arkadaşlarını Asmaaltı dükkânlarına yerleştirdikten sonra mutat yolundan evine dönen Agah Efendi’yi takibe başlamış. Agâh Efendi Kurtbaba yokuşunu tuttuğu zaman alt perdeden havlamış ve Agâh Efendi’nin elini hafifçe ısırmış. Agâh Efendi arkaya bakmaya lüzum görmeksizin “oşt bre” demiş ve yoluna devam etmiş. Asmaaltı’na gelinceye kadar havlamalar ve ısırmalar birkaç kere tekrarlanmış. Fakat Agah Efendi hiç istifini bozmamış ve yalnız “oşt bre” diyerek yoluna devam etmiş Asmaaltı’na geldiklerinde Pertev Efendi havlamayı ve ısırmayı hızlandırmış. O zaman Agah Efendi iftar zamanının verdiği bütün mecalsizliğe rağmen biraz davranmış ve gene arkaya dönmemekle beraber elini sallamış ve biraz daha yüksek sesle “oşt bre kuduz mu oldun?” demiş ve gene yoluna devam etmek istemiş. Fakat dükkânlarda saklı olan arkadaşların kahkahalarını işitince işin farkına varmış ve hep birden gülerek dağılmışlar.2 Korkut’un anlatılarından anlaşıldığı üzere 120 sene evvelki ilginç simalardan biri de meşhur afyon tiryakisi Mustafa Baba’ymış. Eski ramazanlarda oruçlular günlerini geçirmek için çocukça şakalar ve yarenlikler yapıyor, afyon ve enfiye tiryakileri komik görüntüler içerisinde çeşitli hikâyelere kahraman oluyorlardı : “Meşhur afyon tiryakilerinden Mustafa Baba, ramazanın yaklaştığını görerek, afyonu biraz fazla kaptırmış ve üç kapılı kahvehanenin bir köşesinde adamakıllı sızıp kalmış. Bunu gören bazı gevezeler bir çocuk bulmuşlar ve Mustafa Baba’nın kulağına “Mustafa Baba ramazan geldi” diye bağırtmışlar. Afyonu patlatılan Mustafa Baba sersem sersem gözlerini açıp da karşısında genç bir delikanlı görünce hemen cevap vermiş : “Sen sevin bre… Hamamlar sabaha kadar açık kalacak.” Korkut’un yazısından öğrendiğimiz bir diğer ilginç sima ve olay ise meşhur 31 Mart Vakasının suçlularından olduğu iddia edilen ve idam edilen Derviş Vahdeti ile Eski Sarayönü imamı arasındaki ilginç şaka olayıdır: “Eski Sarayönü imamı meşhur enfiye tiryakilerindenmiş. Bir ramazan günü İmam Ayasofya Camisinin bir köşesinde dalıp kaldığı sırada caminin müezzinlerinden Hafız Derviş-31 Mart Vak’asından dolayı idam edilen Derviş Vahdeti- imamın kulağına yüksek sesle bağırmış: “Bugün çarşıya hostez gelmedi?” Belinleyerek uyanan imam, hafızın şaşı gözlerine bakarak “ ben çarşı ağası mıyım be şaşı gözlü p..…” cevabını vermiş. Bu imam aynı zamanda boğazına düşkünmüş ve hele tatlılara bayılırmış. Bu sebepten ramazanlarda kendi kendini dostlarına davet ettirirmiş. Bu kabilden olarak Lefkoşa’nın zenginlerinden Derviş Paşa’dan da bir kadayıf ziyafeti istemiş. Paşa bunu vesile ederek imama bir azizlik yapmayı düşünmüş. Şişecilerden ince kıyım talaş buldurarak iyice haşlattıktan sonra kadayıf pişirir gibi güzelce kızartıp bir siniye kurtartmış ve o akşam imamı iftara davet etmiş. İmam oh! Oh! diyerek bir sini talaşı yuvarlamış. Yuvarlamış ama paşa sonradan vesveseye düşmüş ve imamın arkasını boşlamamış. O gece teravihi Sarayönü Camisinde kılmış ve namazdan sonra da imamın odasından ayrılmamış. Hatta imamın misafirleri dağıldıktan sonra da geç vakte kadar imamın penceresinin altında nöbet beklemiş. Garibi şu ki, paşa geceyi telaş içinde geçirirken, imam da talaşı rahat rahat hazmetmiş.3 Fadıl Niyazi Korkut’un 120 yıl evvelin bir diğer ilginç siması olarak bahsettiği Kırnılı Osman Efendi veya namı değer “Efendi” kafayı tanrı aşkıyla bozmuştu. Fakat dini bilgisi olmayan bu ilginç Kıbrıslı için ramazan aylarında başından geçen olaylar oldukça ilginçtir. Korkut’un anlatılarında ayrı bir yere sahip olan Kırnılı Osman Efendi’nin obur kişiliği ve ramazan hikâyesi ise şöyledir: “ … Efendi’den bahsedince hatırlamamak elden gelmiyor. İrfani obur bir meczuptu. Daima beraberinde bir dağarcık bulundurur ve her ne zaman acıkırsa bir çeşme başında dağarcığını açar ve tıka basa karnını doyururdu. Ramazanda bir gün nasıl olduysa oruç tutmaya heves etmiş. Fakat ikindiden evinin avlusunda yemekleri sıralamış ve sofranın başına geçerek evine yakın olan Dükkanlarönü minaresini meterise almış, kandillerin indirilmesini bekliyormuş. Vakit geçip de kandillerin indirilmediğini gören İrfani dayanamamış ve müezzine bakarak, tekrar tekrar çağırmış: “İndir p….”4 120 yıl evvelki eski ramazanlar, Lefkoşa’yı gündüzleri karanlığa ve sessizliğe bırakırken, geceleri de ışıl ışıl parlayan bir yıldıza dönüştürüyordu. Kıbrıslı Müslüman ahali adeta gece hayatının tadını çıkartıyor, ramazan onlar için ayrı bir eğlence yaşamına kapı açıyordu. Fakat yıllar geçtikçe Kıbrıslı Müslümanlar için ramazan, değişen koşullar ve yaşayışla birlikte eski ihtişamından çok uzak, solgun ve cansız bir renge bürünmüştür. İşte o eski günlerin özlemi içerisinde, İkici Cihan Harbi’nin hemen ardına gelen ilk yıl olan 1946’da kutsal ramazan ayı için Halkın Sesi Gazetesinde “ Mübarek Ramazan Girerken” başlığı altında şunlar yazmaktaydı: “ Eski Ramazana on bir ayın sultanı derlerdi. Hakları da yok değildi. Çünkü mübarek ayın gelişiyle, dede külahı kelle şekerleri, mis kokulu Anadolu ve Halep yağları, can çekici beyaz, sarı ve gül renkli İstanbul güllaçları, bal biteğini andıran ekmek kadayıfları, iştah açan Kayseri pastırma ve sucukları, tabiatın kokularını taşıyan salatalıkları, yağı çalınmamış Baf kaymakları, rahmetli Rüzgâr ustanın mezdeki kokulu meşhur çörekleri ve daha hatırlayamadığımız bin çeşit gıda maddeleriyle çarşı donanır ve hakikaten ramazan onbir ayın sultanı olduğunu belli ederdi. (…) Fakat yazık, hem de çok yazık. Çünkü her gelip geçen yıl, ramazanın o can çekici hususiyetlerinden birer parça çalmış ve adeta dirilmeyecek bir surette onları geçmişin karanlıklarına gömmüştür. Hele dünyayı kasıp kavuran ve beşeriyetin maneviyatında büyük bir tahribat yapan İkinci Cihan Harbi, ramazanın da saltanatından hiçbir eser bırakmamıştır…5 Lefkoşa’da 120 yıl evvel yaşanan ışıltılı ramazan geceleri, Kıbrıslı Türklerin kültürel özelliklerini yansıtan eğlence ve yaşayışları çok geride kalmış görünüyor. Fakat bugün bile ramazan geldiğinde bir gelenek haline gelmiş ve bugünlere geçmişin kokusunu ulaştırmış olan mezdeki kokulu çörekler karşımıza çıktığında o maneviyatı yüksek geçmişi anmadan, dini ve kültürel yaşanmışlıkları hatırlamadan bir yanımız hep eksik kalmaktadır. İnananın da inanmayanın da birlikte aynı çörekten bir parça yemek için fırınlarda buluşması da sanırım bu dini ve kültürel geçmişin bir hediyesidir. 120 yıl evvel’den bugünlere ulaşan sadece mezdeki kokulu çörekler olsa da içinde barındırdığı yaşanmışlıklar çok daha derin bir kokuya sahip olarak benliğimize sinmektedir. İnananların ramazanları mübarek, inanmayanların ise inanlara saygıları daim olsun…




DİPNOTLAR
1 Yankı Gazetesi, “Eski Ramazanlar”, 13 Ağustos 1945, Sayı:33’den naklen An, Ahmet, Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler, Akçağ Yayınları, 2002, Ankara, S:13-14
2 Yankı Gazetesi, “Eski Ramazanlar”, 20 Ağustos 1945, Sayı:34’den naklen An, Ahmet, Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler, Akçağ Yayınları, 2002, Ankara, S:15
3 Yankı Gazetesi, “Eski Ramazanlar”, 20 Ağustos 1945, Sayı:34’den naklen An, Ahmet, Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler, Akçağ Yayınları, 2002, Ankara, S:15
4 Yankı Gazetesi, “Eski Ramazanlar”, 20 Ağustos 1945, Sayı:34’den naklen An, Ahmet, Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler, Akçağ Yayınları, 2002, Ankara, S:16

5 KKTC Girne Milli Arşivi, Halkın Sesi Gazetesi, “Mübarek Ramazan Girerken”, 30Temmuz 1946.




14 Haziran 2015 Pazar

İYİ Kİ DOĞDUN ARKADAŞIM...

Naim PINAR
naimpinar@gmail.com
İYİ Kİ DOĞDUN ARKADAŞIM..

Arkadaşım, bundan 87 yıl kadar önce 14 Haziran Perşembe günü dünyaya geldiğinde ne sen bizleri ne de biz seni tanıyorduk. Yıllar geçip ilk adımı attığında toprak senin ölümsüzlüğünle irkildi. Bundan sonra dünya’nın her karışında enerjin ve direncin hissedilecekti. Ciğerlerin çok güçlü değildi. Zaman zaman soluk alıp vermede zorluk yaşıyordun. O kadar adaletsizliğin hâkim olduğu bir dünyada rahat bir nefes almak sana yakışmazdı zaten…
***
Çocukluğun çok kolay geçmedi. Astım krizleri seni zorlasa da rugby sporuna olan ilgin hiç azalmadı. Aksine tanıdıklar sana saldırgan ve mücadeleci bir rugby oyuncusu olduğundan “Fuser” lakabını layık görmüşlerdi. Babandan aldığın satranç dersleri strateji konusunda yıllar sonra işine yarayacaktı. Ergenlik döneminde, Pablo Neruda’dan şiirler okuyup yaşamın boyunca şiirler yazacaktın. Jack London, Jules Verne, Sigmund Freud, Bertrand Russel ve daha birçok farklı konuda yazan yazarları okumaktan hep keyif aldın. Fotoğrafçılık da ilgi alanındaydı…
***
Yaşadığın ülkede toprak sahipleri, politikacılar ve sanayicilerin oluşturduğu seçkin 200-250 aile ülkenin hâkimi iken, halkının büyük çoğunluğu yoksulluk ve sefalet içinde yaşıyordu. Yoksulluk içindeki geçici işçiler arasında tüberküloz oldukça yaygındı. Kömür madenlerindeki işçiler zehirli tozlardan dolayı 30’lu yaşlarda ölümle tanışır olmuştu. Sen de ülkenin seçkin ailelerinden birinde doğmuştun. Fakat anne ve babanın bu adaletsizliğe karşı duyarlılığı vardı. Ama senin kadar cesur olamamışlardı. Zengin kız arkadaşına yazdığın o aşk mektubunda ne de güzel özetlemiştin durumu be arkadaş: “Sefaletin boyutları, bir ferdi olarak dünyaya geldiğin bu sınıfın işlediği suçlar benim kaldırabileceğimden, onlar gibi olmak isteyebileceğimden çok daha büyük: Bazı geceler bu suçu bir karabasan gibi hissediyorum. Vücudunun o güzel kokusu, varoşlardan yükselen sefaletin suçlamasını hissetmememi sağlamıyor. Zenginlik; hayır, ben bunun bir parçası olmak istemiyorum. Bu haksızlığın sürüp gitmesinin bir parçası olmak istemiyorum.” Hiçbir haksızlığın, hiçbir zaman parçası olmayacaktın…
***
Bir tıp öğrencisi iken arkadaşınla La Poderosa II’nin üzerinde Alta Gracia’dan yola çıktığınızda ruhunun bu kadar ezileceğini hiç düşünmüş müydün arkadaşım. Amazon Nehri kıyısında San Pablo cüzam kolonisinde gönüllü olarak birkaç hafta geçirmeyi düşünüyordunuz ya, sefaleti bu kadar yakından görmen seni oldukça etkileyecekti. Bu macera dolu yolculukta gördüklerin gelecek yıllardaki amacının şekillenmesine yol açacaktı. Marksizm ile daha derinden ilgilenmeye ve ezilen yoksul kitlelere önder olmaya doğru yeni bir yolculuğa çıkmak üzere geri dönüp tıp eğitimini hızla bitirdin ve bu kez hiç geri dönmeyecek bir yolculuğa çıktın.
***
ABD’nin tam hâkimiyeti altındaki Küba’da: Telefon ve elektrik şirketlerinin hisselerinin %90’ı, demiryolları işletmelerinin neredeyse yarısı, ham şeker üretiminin %40’ı emperyalizmin elindeydi. 1955 yılında Kübalı bir avukatla tanıştın. Genç avukat ülkesini kölelikten kurtarmak için mücadele edeceğini söylüyordu ve bu seni çok etkilemişti. Hiç düşünmeden bu mücadeleye katıldın. Aralık 1956’da genç avukat ve sen arkadaşım, 80 arkadaşınızla birlikte Küba’ya gitmek üzere maviliklere yelken açtınız.  Karaya çıkar çıkmaz diktatörün askerlerinin saldırısına uğradığınızda yol arkadaşlarınızın yarısı hemen orada veya yakalandıktan kısa süre sonra öldürüldü. Bu olay için tarihe geçen şu sözlerin dünyanın her yanına yayılacaktı:”...bu çatışmada kaçan bir yoldaşın düşürdüğü cephaneyi almak için tıbbî malzeme çantasını bıraktığım zaman, doktordan savaşçıya dönüştüğüm an olmuştur.” Hayatta kalan 15–20 isyancı ile Sierra Maestra Dağlarına saklanıp, diktatörlük rejimine karşı gerilla savaşına giriştiğin zaman yoldaşların sana cesaretin ve askerî yeteneğinden dolayı saygı göstermeye başlayacaktı. Gemideki tek Kübalı olmayan devrimci olarak kısa sürede Comandante oluvermiştin. Artık arkadaşım bir lider olmuştun. Küba’da iktidarda olan diktatör’ün rejimini devirmek için iki yıllık bir mücadele yetecekti. Havana’ya gururla girdiğinizde kimse size karşı koyma cesaretini bile gösterememişti. Bu inanç ve mücadele ruhunun zaferiydi. Devrim senin mücadele ruhunla yükselmişti…
***
Aşkların oldu, çocukların doğdu. Doğuştan Kübalı ilan edildin. Çeşitli siyasi mevkilerde görev aldın. Hiç hoşnut olmadığın paranın idaresi bile sana verildi. Fakat ruhundaki isyan çoktan dünya’nın ezilen halklarına ulaşmıştı bir kere. Mücadele seni çağırmaya devam etti. Bedenini aşan devrimci ruh zamanın ötesine yolculuk yapmaktaydı. Bolivya’ya seni götüren de bu devrimci ruh olmuştu. O uğursuz 9 Ekim 1967 günü gelip de tuzağa düşürüldüğün zaman dahi her türlü işkenceye rağmen inancını yitirmedin. Mizaha olan yatkınlığın, gereksiz ciddiyete ve şatafata karşı tavrın, tüm yaşamın boyunca değişmez karakteristik özelliğin olmuştur. 9 Ekim günü bedenin toprakla buluştu. Ruhun ise mücadele devam ettiği için tüm evrene yayılmak üzere yükseldi. Yükseldi ve bizlere kadar ulaştı.
***
Önce 68 kuşağı olarak tarihe geçen devrimcilerin sonra da tüm dünyadaki ezilen, sömürülen halkların mücadelesine ışık oldun. Alberto Korda’nın 5 Mart 1960 tarihinde La Coubre Patlaması kurbanları için yapılan anma töreninde çektiği fotoğrafın dünya üzerindeki en ünlü porte olacaktı. Sen gösterişi sevmezdin. Sade yaşam tarzın ve zorluklar karşısındaki mücadelen devrimcilere hep ışık tutmuştur. Ne güzel işaret etmiştin bir cümleyle inanç ve kararlılığın dostluğunu, hani demiştin ya; “Gerçekçi olalım, imkânsızı isteyelim”…
***
Sevgili arkadaşım, bugün bizim ülkemizde devrimci mücadele ne haldedir diye merak etmişsindir diye yazmak istedim. Buraların barlarında devrim şarkıları eşliğinde amaçsız insanlar, devrimci olduk diyor ve içip içip efkârla senden hikâyeler anlatıyorlar. Hedefsiz ve bilinçsiz, kapitalistlerin senin üzerinden para kazanmak üzere piyasaya sürdükleri portenin olduğu kıyafetleri alıp giyiyorlar. Bunları görünce midem bulanıyor. Arkadaşım sana bunları yazmak istemezdim. Fakat devrimin sanal ortamlarda yapılmaya çalışıldığı, gittikçe insani deneyimden uzaklaşıldığı bu çağda, küçük oğlum Captan America” adında bir Hollywood çakmasını kahraman sanarak büyüyor. Oğlum, senin kim olduğunu sorduğunda ona senin bir kahraman ve benim de en iyi arkadaşım olduğunu söyledim. Umarım kahraman dememe içerlemezsin. Senin için kahraman dedim çünkü oğlumun bir kahramana ihtiyacı vardı. Sanırım sadece oğlumun değil ülke solunun da senin kahramanlığına ihtiyacı var. Aydınlattığın yolda yürümeye devam edebilmek için önce kapalı olan gözlerimizi açmalı, gerçekçi olup korkmadan, inançla ve kararlıkla imkânsıza doğru yürümeliyiz.
***

İçim de tuhaf bir his var. Bugün senin 87. Doğum gününle aynı günde ülkemizin en köklü sol partisinin olağanüstü kurultayı yapılıyor. Kurultay için neden 14 Haziran tarihi seçilmiş dersin; ülkede cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmış ve sonuç ağır bir mağlubiyet olmuş diye mi? hayır, kesinlikle bu olamaz. Sen sol değerlerin ışığı, ezilen, sömürülen halkların kahramanı olduğun için elbette, günün anlamı ve senin açtığın o onurlu yolda yürümek için tabii ki bu tarih seçilmiş olmalı. Aksini düşünmek sola ve devrime ihanet olurdu. O nedenle bugün CTP kurultayında konuşulanlara dikkat et ve ülkemizin en köklü sol partisinin devrimci ruhunu iyice etüt et. Bakalım senin tüm dünyadaki ezilen, sömürülen halklar için verdiğin mücadeleye layık olabilecek miyiz? Buna senin karar vermen için kendi fikrimi yazmıyorum. Ben sadece iyi ki doğdun arkadaşım, diyorum…

 

7 Haziran 2015 Pazar

BİR KIBRIS MASALI...

Naim PINAR
naimpinar@gmail.com
BİR KIBRIS MASALI…
Bir varmış bir yokmuş çok eski zamanlarda yeşil mi yeşil bir ülke varmış. Bu ülke adını halkı tarafından çok sevilen gizemli Kraliçe Alashia ile aynı adı taşıyan eski bir tanrıçadan almaktaymış. Bir gün kraliçe Alashia ülkesinin en güzel dağlarından biri olan Beş Parmak Dağları’nda gezmeye çıkmış. Beş Parmak Dağları’nın en ucunda Gufi Ormanı diye bilinen yere geldiğinde, dinlenmek için bir Harup ağacının gölgesine oturmuş. Havanın kararmak üzere olduğunu gören kraliçe, vakit kaybetmeden Barış Kalesi’ne dönmesi gerektiğini anlamış. Fakat çok yorulan kraliçe biraz daha dinlenmek istemiş. Gufi Ormanının karanlık bir özelliği varmış; güneş battıktan sonra ormanda ülkenin en zehirli yılanları ortaya çıkıyormuş. Harup ağacının altında yorgunluktan uyuya kalan kraliçe, uyandığında bir bakmış ki hiç alışık olmadığı karanlık bir ormanda yapayalnız kalmış. Ayağa kalkıp yardım için “imdat! Kimse yok mu” diye bağırmaya başlamış. Kraliçe çok korkmuş. Karanlık ormandan korkunç sesler ve uğultular yükselmeye başlamış. Kraliçe Alashia’nın aklına hemen dostu Gonnoro Kraliçesinin verdiği “Sırlar Kitabı” gelmiş.
Gonnoro Kraliçesi, ülkenin en tecrübeli ve bilge kraliçesiymiş ve tam 561 yaşındaymış. Sırlar Kitabı, Kraliçe Alashia’ya yedinci doğum gününde bir armağan olarak verilmiş. Dostu Gonnoro Kraliçesi, Alashia'ya Sırlar Kitabı”ndaki bilgilerin çok önemli olduğunu söylemişti. Kitaptan öğrenilen her bilginin korkuları yenmede kendisine yol göstereceğini de söylemişti. Fakat Kraliçe Alashia “Sırlar Kitabı”nı hiç okumamış. Şimdi bu karanlık ve korkunç ormanda aklına, Gonnoro Kraliçesi’nin sözleri geliyormuş.
Barış Kalesi’nde herkes toplanış, kraliçelerinin nerede olduğu konusunda tartışıyorlarmış. Barış Kalesi’nin kralı hemen haberci kargaları ülkenin dört bir yanına araştırma yapmaları için göndermiş. Fakat ertesi gün tüm haberci kargalar üzgün ve bitkin şekilde geri dönmüşler. Kraliçe Alashia’dan hiçbir iz yokmuş. Bunun üzerine Barış Kalesi kralı Gonnoro Kraliçesi’nden yardım istemiş. Gonnoro Kraliçesi vakit kaybetmeden hızlıca Barış Kalesi’ne gelmiş. Gonnoro Kraliçesi, genç kraliçenin bulunması için “Sırlar Kitabı”na başvurmak gerektiğini söylemiş. Sırlar Kitabı’nı koruyan ve saklı olduğu yeri bilen Şinya Muhafızları, sadece ve sadece Kraliçe Alashia’nın sözünü dinlemekteymiş. Bu nedenle ülkenin en cesur, en akıllı ve en güvenilir askerleri olarak bilinen Şinya Muhafızlarını ikna etmek gerekmekteymiş. Şinya Muhafızları bir hafta boyunca kraliçelerini gece gündüz demeden aramışlar. Fakat kraliçelerini bulamamışlar. Beş Parmak Dağı’nın her karışını arayan muhafızlar, son çare olarak Sırlar Kitabı’nın açılması gerektiğine karar vermişler. Barış Kalesi’nde herkesin hazır olduğu bir toplantıda, Şinya Muhafızları Sırlar Kitabı’nı getirip Gonnoro Kraliçesi ile birlikte açmışlar ve gözlerine inanamamışlar: Sırlar Kitabı’nda yazı veya bir harita yerine sadece bir lale resmi varmış. Bilge Gonnoro Kraliçesi, Şinya Muhafızlarına bunun bir işaret olduğunu söyleyerek dünyanın dört bir yanında bu eşsiz çiçeği arayıp bulmaları için yola çıkmaları gerektiğini anlatmış.
Şinya Muhafızları, ülkenin en güçlü gemisi olan “Yedidalga Canavarı” ile bu gizemli laleyi aramaya koyulmuşlar. Günler ayları, aylar yılları kovalamış fakat Şinya Muhafızları elleri boş bir şekilde geri dönmüşler. Tüm ülkeyi büyük bir hüzün kaplamıştı. Artık çok sevdikleri kraliçelerinin geri döneceğine dair umutları tükenmiş. Kraliçe Alashia, karanlık ve ıssız Gufi Ormanı’nda korku içerisinde bekliyormuş. Ülkesinde tam on yıl geçmiş. Fakat Gufi Ormanında gece aydınlığa dönüşüp bir türlü gündüz olmuyormuş. Kraliçe Alashia ne kadar yürürse yürüsün hep aynı ağacın altına geri dönüyormuş. Gecenin karanlığında etrafta gezen binlerce zehirli yılan kraliçeye dokunmadan yanından geçiyormuş. Kraliçe Alashia, tüm bu olanlara anlam veremiyor ve çok korkuyormuş. Bu korkunç ormanda uğursuz uğultular ve zehirli yılanlar varmış. Fakat kraliçeye çok yaklaştıkları halde ona zarar veremiyorlarmış. Barış Kalesi’nin kralı ülke halkına kraliçelerinin yok olduğunu, on yıl geçmiş olmasına rağmen bulunamadığını bu nedenle de artık kraliçelerini unutmaları gerektiğini duyurmuş. Kralın bu duyurusundan sonra ülkenin dört bir yanında yas ilan edilmiş. Fakat ülkenin en doğusunda Morpheus adında genç bir balıkçı rüyasında Hayalet Aslan üzerinde kraliçe Alashia’yı gördüğünü ve onunla konuştuğu söylemeye başlamış. İşte o gün ülkenin kaderi değişmiş. Barış Kalesi’nin kralı genç Morpheus’u hemen kaleye getirtmiş. Morpheus, rüyasında Hayalet Aslan üzerine binmiş olan kraliçe Alashia ile ne konuştuğunu ve öğrendiklerini sadece Beş Parmak Dağları’nda yaşayan bir ailenin en küçük kız çocuğuna anlatması için kraliçesine söz verdiğini söylemiş. Genç Morpheus rüyasını başka kimseye anlatmayacağını söylemiş. Kral ve Şinya Muhafızları çok kızmalarına rağmen kraliçeleri için bu şartı kabul etmişler.
Morpheus, çocuğun ailesine götürülmüş. Çocuğun ailesi küçük kızları Elpis’i çağırmışlar. Fakat Elpis, sağır ve dilsizmiş. Kral ve Şinya Muhafızları bunu görünce iyice umutsuzluğa kapılmışlar. Kral, Morpheus’a rüyasını bu kıza nasıl anlatacağını sormuş. Morpheus hiç şaşırmamış. Morpheus, kral ve Şinya Muhafızlarına dönerek küçük Elpis ile yalnız kalması gerektiğini söylemiş. Kral çaresizce herkesin dışarı çıkmasını ve evde sadece küçük kızla Morpheus’un kalmasını emretmiş. Morpheus, küçük Elpis’i kucağına alarak ona sarılmış ve saçlarını okşayarak şöyle demiş: “Hiç kimse yalnız değildir. Herkes seni çok düşünüyor ve seviyor. Biz seni duyuyoruz. Korkularını biliyoruz. Sen her insan gibi eşsizsin. Her çocuk gibi oyun oynamalısın. Sen bizim için ülkemizin en güzel çiçeği Medoş Lalesi gibisin. Yıldızları da sevmelisin, güneşi de.” Daha sonra küçük Elpis, Morpheus’un kucağından mutlu bir şekilde inerek karanlık odasındaki resimleriyle dolu defterini getirmiş. Morpheus, küçük kıza yanında getirdiği boya kalemlerini vermiş. Elpis, güneşli bir günde, Gufi Ormanı’nı ve kraliçe Alashia ile kendisini Medoş Lalelerinin etrafında el ele dolaşırken çizmiş. Daha sonra resmi Morpheus’a vermiş ve ortadan kaybolmuş. Morpheus, küçük kızın çizdiği bu resimle dışarı çıkmış ve kral ile Şinya Muhafızlarına kraliçemiz buradadır demiş. Resmin gösterdiği bölgeye doğru yürümeye başlayan Şinya Muhafızları ve Kral, Gufi Ormanı’na geldiklerinde kraliçe Alashia ve Elpis’i kol kola Medoş Lalelerinin etrafında gülüşüp oynarken bulmuşlar. Kral, kraliçe Alashia’ya bu kadar yıl nerede olduğunu ve nasıl hiç yaşlanmadığını sormuşlar. Kraliçe Alashia; yaşlanmadım. Çünkü Elpis beni asla unutmadı. Biz, Elpis ve diğer çocukları unuttuğumuz için tek başıma yürüyüşe çıktım. Ve onları ne kadar karanlıkta ve korku içinde yalnız bıraktığımızı anladım. Onların sesini duyuramadığı zaman ne hissettiklerini bana Gufi Ormanı gösterdi. “Artık Elpis’i asla yalnız bırakmam ve asla bu yolları onsuz yürümem” demiş… 

Üç yıl önce,
7 Nisan’da Haspolat’taki evinden ayrıldığı ve geri dönmediği söylendi. Küçük Mustafa korku ve acılar içerisinde karanlığa karıştı. Karanlık bir ormanda yalnız, korkunç işkencelere maruz kaldı. 13 Nisan’da Taşkent’te cansız bedeni bulundu. Fakat küçük Mustafa, karanlık ormanda korkularıyla kaybolmaya devam etti. Morpheus onu kurtaramadı. Fakat düşlerimizden de çıkartmadı. Elpis’i bizlerle tanıştıran da odur.

Mustafa Diker’in anısına…